18 Haziran 2009 Perşembe

İkametgahları tembelhane olan eski zaman sürgünü iki tembel soydaşımızş bir incir ağacının altına yatıp, bildikleri en iyi işi icra etmeye koyulmuşlar: Hiçbirşey yapmamak. Gölgesinde serinledikleri ağaçtan bir incir tembellerimizden birinin çıplak göğsüne düşmüş. Bizimkisi kaldırmış kafayı, yarı açık gözlerle yanındaki tembele; “mirim” demiş “şu göğsüme düşen inciri, oradan alıp, ağzıma koyar mısın?”. İkinci tembel gözlerini bile açmadan, buyurmuş:

“bunu söyleyecek takadi nasıl bulabiliyorsun!”

Bu hikayedeki ikinci tembelin kim olduğunu tahmin edeni döverim: Biline!

17 Haziran 2009 Çarşamba

sonuç

"Aslolan hüzündür, sevinç istisna!"

05 Haziran 2009 Cuma

A.C.A.B.

Tribün kökenli bir protesto biçimi. Özellikle sakaryada yaşananlardan sonra. Hiç fena fikir değil. Selam gönderiyoruz akıl edenlere.

Önce video, sonra fotolar. Teletabiler mükemmel. Gerisi bize kalmış.














28 Mayıs 2009 Perşembe

demir

Geceleri bulaşıyorum artık şehrin yollarına. Bentderesinden çıkıp, valiliği bir koluma julianus sutununu diğerine takarak ismetpaşaya giriyorum. Kentin en kötü birahanesinin bitişiğindeki garip kıraathane kapısında yapıyorum ot çöp alışverişimi. Hamamönünün ara sokaklarından dörtyol özerk bölgesine dalıyorum uykusuz. Yalnız bakıyorum; dükkan tabelalarına, kırmızı stop farlarına, yağmura. Pavyon fedaileriyle dikleşiyor, iri kıyım ikiayaklılara omuz atıyorum. Rezilliğimin sınırlarını yokluyorum. Bela arıyorum. Sarhoş sanıp bulaşmıyorlar bana. Sanıyorlar ki boşum. Oysa içmedim hiç. İhtiyatsız da değilim hani. Üçyüzyetele bedelle soğuk bi demir durmadan belimi yalıyor. Fena gıdıklıyor beynimi. Sabırsızlanıyor.

01 Nisan 2009 Çarşamba

mektup

üşüyorum bana bir palto bul feride
ya da aç göğsünü ısınıp kalayım öyle
geceler çarpıp düşsün dalgın güzelliğine
(...)
gözlerini sil ve bu sevda kadar koyu bir çay tutuştur ellerime
yok gitme!
gitme sen gidince sevmek yüreğimde düğümleniyor
özlemeyi yutkunuyorum
sonra pencerene ürkek kuşlar konuyor
şu gök var ya şu gök birden üstüme çöküyor
yok gitme
gitme aç göğsünü ısınıp kalayım öyle
(...)
d(erken) yıllar geçer
o herhangi bir gün de akşam olur
akşam olur sen bana bir bardak çay getirirsin
ensenden öperim o saat bardakta şeker gibi erirsin
sen bir yaz güneşisin bakınca gözlerin bir sevinir bir sevinirsin

yüreğinden ansızın okul çocuklarının trampetleri geçer
tramvaylar havai fişekler geçer
benim yüreğimde ise hep uzak ki yollar
içinden uzun yol otobüsleri sessiz ırmaklar geçer
benim ırmaklarım
ırmaklarım benim senin gözlerinden geçer

08 Mart 2009 Pazar

sonuna sonsuza kadar arabesk

26 Ocak 2009 Pazartesi

marş

1 şubat 2009 itibariyle resmi marşımız aşaığıdaki şekilde değiştirilmiştir.

arz ederim.



25 Ocak 2009 Pazar

bin iki dokuz

siktir git

................siktir git

...................................iki kere uğursuz bin sekiz

14 Ocak 2009 Çarşamba

"kelimeler albayım, bazı anlamlara gelmiyor"

Düşlemeyi bıraktım.. Bağırmayı da.. Ağlamayı da bıraktım.. Sigarayı bırakamadım.. Okumayı bıraktım.. Düşünmeyi bırakamadım..

Uyumayı unuttum, yıkanmayı, kedilerimi sevmeyi, yemek yemeyi de.. Zaten mutfak leş gibi, izmaritlerle dolu tabaklar, saçlarımı kazıttım.. Kimseyle konuşacak birşeyim kalmadı.. bekliyorum...

Yolum düşmüyor artık deniz kenarına kaç zamandır martıların seslerini de unuttum üstümde bir gece öncesinden kusmuk lekeleri bulunan eski hırkayı giymekte rahatsız etmiyor artık bunları benden nefret et diye yazmıyorum ama istersen edebilirsin buruşmuş kağıtlarla dolu çalışma odam(ız) o çok istediğin(miz) cam kapaklı kitaplığın camları kırılmış ayağıma batınca farkettim tarçın beni görünce korkuyor eskiden eve gelince kucağıma çıkar beni teselli ederdi balkon penceresine ekmek kırıntısı koymadığım için kuşlar da yok artık

"Şu sigarayı bırak artık" diyordun ya bana, bende bırakabileceğim halde bırakmıyordum. Senin benim için üzülüyor olmana içten içe sevindiğimden.. "Ben ölürsem üzülür müsün?" dediğimde "Saçma saçma konuşma Allah aşkına" deyip beni hafifçe itelediğinde, ben içten içe gülüyordum. Gece uykunda dönüp bana sımsıkı sarıldığında, hani ben hafifçe kaçmak isterken -ki sen uykunda bile- beni tutardın ya, ben içten içe sıcacık...

Sokağa çıkmak arkadaşlarla buluşmak konuşmak içmek bunların hepsini unuttum telefonumu kapattım sonra da kaybettim zaten kaybolması iyi oldu aslında akşam olunca sıkılıyorum biraz zaten uyumadığımdan sokakta sesler azalınca sanki hava da temizleniyor herşey çekilince köpekler bazen hiç susmuyor bazen kediler atışıyorlar

"Aslında herşey çok başka olurdu.. biraz çaba gösterseydin" demiştin ya bana -üzüntülü- hani hiç sesimi çıkarmamış ve pencereye dönmüştüm.. Kapı sesiyle saç tellerime kadar biriken ağrıyı atmak istercesine haykırarak.. Her neyse.. Ben beklemeye devam ediyorum, senin burada kalman doğru olmazdı zaten.. Hoşçakal diyememiştim ya sana,

Hoşçakal...

28 Aralık 2008 Pazar

bayram

Hiç de öyle değil. “Eski bayramlar gibisi yok” değil! İnanın bana böylesi daha iyi. Ne o öyle “çocukluğumuzdaki bayramlar” ölü seviciliği. Kapı kapı dolaşıp şeker topla salak salak, el etek öp yavşakça, üstüne de para al; ne kadar alçakça! Böylesi daha güzel inanın bana. Hem iktidar partimizin sonsuz inayeti ve ücretli kölelik düzenindeki idari izinlerimizin hayatamıza eklenmesiyle oluşan o dokuz (rakamla 9) günlük tatil sayesinde bir araya gelip bi ton türküyü rakıya meze edebiliyoruz. Hem üçüncü günün akşamına bayram müruruzamana uğramış olduğundan ayrıca yıldızları da kırpıp kırpıp bağlama tozu yaptıklarından mütevellit allah baba rakının yanında kavurma yedik diye günah yazmayacaktır bize.

Şu şişmiş dili yılın ilk karının üzerinde elmadağda yakacağımız mangaldaki ızgaraya atsak tadı güzel olur mu acaba. Yok kısa keseceğiz bu defa. Sözü murada meşakkete getirecketik güya. Ama gezegenliği devlet güvenlik mahkmesi kararıyla iptal edilen o gezegenden kopup soluk borumuza kaçan oradan aşağı inip ciğerlerimizin üzerinde bağdaş kuran şizofren sakat cücenin dikenli tırpanından kurtulup nefes almaya çalıştığımız anlarda neler düşündüğümüzü kimse bilemeyecek.

Türkü söyledik yine. Hiç utanmadan, tutukluk yapmadan üstelik, anlamı kendinden menkul “güzelliğin on para etmez” bile dedik, hiç bu kadar Veysel okumazdık, bu bayram böyle oldu, iyi ki oldu, türkünün en son mısrasında duraksadık “anılmazdı veysel adı o sana aşık olmasa”, orda mağrur bir tebessüm belirdi işte dudaklarımızda, hadi bakalım dedik, orhanpambugun mu adı anılacak bizim veyselimizin mi yoksa, elimizi kalbimize götürüp ölçülü bir başeğmesiyle serin saygılarımızı sunduk ustaya, ulan veysel amca adını andırdın ya bize bu gece ne diyelim helal olsun sana, ustadan ustaya yazılan mektuplar varmış derler, yalnızca onlar okur yalnızca onlar anlarmış, derler ki saatçiler saat kapaklarının içine yazarlarmış bu mektupları, küçük bir nokta, bariz bir tornavida iziyle, umutlandık bir an, acemilikten kurtuluyor muyuz diye, repertuara hiç eksilmeyecek bir türkü daha ekledik bu bayram, buyrun, gecikmiş bayram şekeri niyetine:


27 Kasım 2008 Perşembe

yine

Yine mi güzeliz

Yine mi çiçek

Üstelik işyerinde

Hamd olsun!!!

;)



.
Yükleyen memet

26 Kasım 2008 Çarşamba

merhaba

yaşıyoruz hala. Nefes bile alamazken yürümeye çalışıyoruz. Bakalım nereye kadar taşıyacak bizi bu yürek...

ustalaşmadık henüz taşı kırmakta dostu düşmandan ayırmakta lakin öğrendik iki gün önce kiminin kanatlarını kaşırken şu felek kiminin bacaklarını kesermiş yalan dünyada.

Arayanlar, soranlar sağolsunlar. Yazacak yeni birşey yok

"yaşıyoruz hala"

dan başka

inadına

03 Temmuz 2008 Perşembe

.

ahh ömrüm

ömrüm eyvah!!!

21 Haziran 2008 Cumartesi

büyü

"en kısa gece"

bi doğanın bildiğini okuyuşuna dönüp bi de kendi haline bak

18 Haziran 2008 Çarşamba

gül

üç kere nişanlı ilki inşaatta elektrik kazası ikincisi ikincisi kayıp vurmuş kendini yüksek rakımlı yerlere sonra evlenmiş dört çocuk bir koca o da kahvede öylesine bir meyva bıçağıyla vurmuş herifin birinin kalbine hapiste kan parası kabul etmemiş ölenin sülalesi kim bilir ne olacak

11 Haziran 2008 Çarşamba

dalya

hüznümüzü büyük şeylerden sanırsanız yanılırsınız
örneğin üç bardak şarap içsek kurtulurduk
yahut bir adam bıçaklasak
yahut sokaklara tükürsek
ama en iyisi çeker giderdik

09 Haziran 2008 Pazartesi

.

ve yırtılmış bir tül gibi savrulup gidiyor zaman

05 Haziran 2008 Perşembe

..

şu gök varya şu gök birden üstüme çöküyor

01 Haziran 2008 Pazar

.

her şehirde mülteci olmayı beceriyorsun; aferin!!!

27 Mayıs 2008 Salı

:)

Ben de büyüyünce soros olacam:

milliyet

memet


Arada bir yıl kadar fark olsa da yaklaşık aynı şeyleri söylüyoruz.

26 Mayıs 2008 Pazartesi

neden

Eylemsizliğin sümüksü salgısı

17 Mayıs 2008 Cumartesi

atsab

nefes al

.................nefes al

................................nefes al

14 Mayıs 2008 Çarşamba

farz

O zamanlar da aynı şeyi düşünüyordum, şimdi de öyle, gün geçtikçe, daha çok birlikte oldukça senle, düşüncem kemikleşmeye başladı hücrelerimde. Daha güzelini, daha iyisini hak ediyormuşsun sen. Şu evrende varlığını oluşturan her iki unsurun yeniden aynı koşullarla bir araya gelmesi çok zor. Lakin üçüncü unsur hakkını veremiyor sana.

07 Mayıs 2008 Çarşamba

poker

Ahmet Kaya’nın garip bi şarkısı vardı hani; “hapse erken düştüm, copla erken tanıştım” minvalinden. Bunların bir zamanı varsa eğer; geçmişi kınalı dünyanın hapsini (zaptı yakın) yahut copunu (sülalesini topunun) zamanında görmüş geçirmişiz. Lakin bazı şeyleri vaktinden çok önceleri yaşadık, yaşamışız yahut. Bundandır belki de kırışıklığımız.

Büyüklerimiz delikanlıyı üç şey bozar derlerdi; kadın, kumar, para. Bozulmamış çarkımız kalmamış çok şükür. İlkokul öncesi sıfır altı yaş grubunda misket oynarken tadını aldığımız kazanma ve biriktirme hırsı, ilkokulla birlikte varlığını tavla ve okey vasıtasıyla şiddetlenerek sürdürdü. O sıralar açıp banknot haline getirilen sigara paketlerinin her birine fiktif bir değer vererek onları da korkunç oyunlarımıza alet etmiş işe yaramaz o kağıtları bile biriktirmeyi akıl edebilmiştik. Bu güne değin en büyük birikimimiz de bu oldu zati. Bir çöp kutusu kadar sigara kağıdı tepeleme bi şeker çuvalı dolusu misket. İlkini sobada yakıp ikincisini mahallenin çocuklarına dağıtmıştık. Sonrası işte böyle; el elde baş başta dolaşıyoruz kentin sokaklarında.

Ortaokulda pişti ile başlayan kağıt serüvenimiz ise önce ellibir sonra altmışiki daha sonra ise yanık ve bütün kozlu oyunlara dönüştü. Ortasona geldiğimizde enikonu poker oynayabiliyorduk. Önce bari’sine, sonra fasulyesine, sonra değerli madenlerine oynarken giderek paraya dönmeye başladı iş. İşte biz oralarda biyerlerde kağıdı bırakmıştık. Bırakmasa mıydık, iyi kıvırmıştık, iyi topçu büyük oyuncuyduk. Ufak mekanlardan kuytu köşelerden imece usulüyle topladıklarımız bana geliyor ben “abi”lerin masasına oturabiliyor üstelik kazanmadan da kalkmıyordum. İnternette poker oynuyorum şimdilerde. Nedenini ben biliyorum da başka kimse biliyor mu işte onu hiç bilmiyorum. Hiç sanmıyorum!

Kaybetmek için oynanan bir oyun yok galiba yeryüzünde. İşte sırf bu yüzden, utanmasam, “bütün oyunlar kötüdür” diyeceğim kazanmaktan -daha doğrusu birilerini kayba uğratmaktan- korktuğumdan. Kazanmadan da keyfi olmuyor ama hiçbir oyunun. Sadece oynamak yetmiyor çoğu zaman insanoğluna. Bazen hile yapmak bazen aldatmak girmiyor mu adamın aklına, herkes nasıl oynuyorsa öyle oynamak; işte tam o anda yapmıyor muyum yoksa yapamıyor muyum sorusunu sormaz mı insan, yoksa sonuca bakıp determinizme mi saplanmalı doğrudan, ikna olsana be ahmet abim, güzelim, görmedin mi kaç defa faydalandık ampirisizmin olanaklarından, aslına bakarsan her şey yalan, antagonizm her yan. Demem o ki sana; sadece iyi kağıtlarla tadı çıkıyor bu işin, sinek iki maça dokuzdan parsayı kaldıramayacağız zannımca. Ekonomideki sıfır toplam oyunlar bile daha anlamlı değil mi bu durumda. Baştan kaybetmeye başladığın, sonuçtaki kaybın ise dehşetli ve mutlak olacağı bir oyun, üstelik oynamaktan da zevk almayanlardanım, kim bilir belki bir gün o mahareti de kazanırım.

Poker bambaşka, keyifli bir oyun. Tamam belki de öyledir “poker kralların oyunu, briç oyunların kralı”dır ama şimdi bu saatten sonra kafam bi milyon solucan tarafından ısırılırken kimse kağıt saydıramaz bana. En fazla ihtimalleri ve onların şiddetini düşünebilecek kadar yoğunlaşabilirim dünya üzerinde varolmuş yahut varolacak herhangi bir unsura. Hem kağıda da tövbeliyim zaten.

Aferin değil mi ama bana; sigaram var, içkim var, kumarım var, hatta ara sıra ot çöp içmişliğim bile var, kim bilir dibin bir tırnak üstüne dalıp da çıkaramadığım daha nelerim nelerim var. Bir tarafta fistanlarla mintanlar diğer tarafta dikişsiz ak libaslar var. İlk günden beri libasların ve libasçıların yanında yer almıştık. Yanlış bahis!

Bahis değildi kumar haşa değil. Carr’ın tarih tanımı gibi, öyle olması gerektiği için öyle oldu, başka türlü olamayacağı için. Elimizde sinek iki karo dokuz olmasına rağmen bizler karaburundan ceplerimizde misketler gönlümüzde güvercinler kafamızda kumrulu hayallerle yola koyulduğumuz sıralarda fistan kuşanmış mintancılar hazine dairesinin anahtarını da cephaneliğin krokisini de allahsızlığın ve namussuzluğun kutsal kitabını da aynı sandukaya koyarak iki ayaklı tanrılarına hedaye olarak sunup bağlılıklarını bildiriyordu. Bir taraftan yürüyüp bir taraftan elimizdeki kağıtlara bakıp kocaman bir pas çekerek sabırla diğer eli beklemek gerekirken onlar gprs teknolojisiyle yerimizi çoktan tespit etmişlerdi. Elden iki ası gelenler için sonrası hiçbir zeka, hiçbir maharet, hiçbir oyunculuk gerektirmeyecek kadar basitti: Rest. Kaçmayacağımızı biliyorlardı; gördük. Restinize rest, alayınıza, topunuza, sülalenize rest! Lakin bu kadar kolay olmamalıydı kaybetmek.

Floş çıkmazdı o kağıtlarla kabul; lakin tam kentlik el değil miydi. Şu gelen kağıtlara bak; elde üç beş gelen velet papaz. Bi terslik var bu işte valla bi terslik var. Elde as kız olsa kesin üç beş gelecek. Bi terslik var bu işte kesin ve kati bi terslik var. Aman atım canım atım ay kırmızı at kara değil, el kırmızı flop kapkara. Bi terslik var bi terslik var. Poker değil briç oynasaydık da iş değişmeyecekti: Altı sanzatudan iyi kontrat çıkar; basit işte bu kadar basit. Gerçekçiyiz gerçekçi olmasına lakin imkansıza neden bu denli meyilli gönlümüz.

Karıncaların su içtiği durgun bir deniz kadar sakin olsaydı içimiz belki düşünmemeyi becerebilirdik. Kim bilir belki o zaman Malatya kokan istasyonlar gibi belgeselleri de belgesel gibi izler, pokeri de sadece bir oyun olarak görüp öylece oynayabilirdik. Öğle tatillerinde kemikli et yerken ellerimizle, sırtlan görüntüleri dolaşmazdı beynimizin harddiskinde, belki böylece avusturalyanın güneyinde yer alan tazmanya adasındaki dünyanın en zehirli örümceklerine de takılmamayı becerebilirdik: “Ömürlerinin çoğunu yuvarlarında geçirirler, erkeği sadece çiftleşmek için yılda bikaç ay kadar yuvasından çıkar.” Yahut daha genci tarafından tartaklanıp madara edilen örgütün reisi aslanın sürüyü terk edip dağlara vurmak yerine hiyerarşideki herhangi bir yere razı olup liderliğini bırakmasındaki hüzünle sakallının iktidar kuramı arasındaki bi düz iki ters orantıyı ölçmek zorunda kalmazdık. Ama öyle değil, neremizde bu düğmemiz, kim nasıl açtı anımsamıyorum lakin her taraf kar boran fırtına tufan toz toprak bir de gözüne gözüne kaçanından. Belki de bundan mütevellit düşünmemeyi beceremeyiz biz.

Oyun bu işte oyna gitsin, vakit geçir, keyf olmaya bak, yok öyle değil. Yahut olmuyor öyle işte. Şu ince belli çay bardaktaki tek küp şeker erimesinin temaşa zevkini bile çıkaramıyoruz, dinciler domuz yağı kullanılıyor diye çaylarına toz şeker atmaya başladılar şimdilerde, hay allam yaa, sen daha iyisini bilirsin ama, “aman be banane”, değil işte, ne oluyorsa ince belli çay bardağımın buharına karışan sigara dumanına oluyor. Başka da neyimiz var? Pencüdü ile iki ve dokuzumuz var. Bu kaçıncı sinek iki karo dokuz. Bi de bize hiç uymayan dokuz sekizlik ritimler var bedenimizin hertarafında zonklayan. Oyun işte bu sadece bi oyun, oyna gitsin. Bitsin gidelim! Bitsin gidelim!! Bitsin gidelim!!!

İlla tahlil yapacağız zavallı insanlığımız üzerine, insanların kişilik durumları, hal ve hareketleri üzerine kafa yoracağız, genellemeler, soyutlamalar, tümdengelimler, hiçbiryerevarmayanlar, tikellemeler, kemirgenler, stratejiler ve taktikler üreteceğiz sırat köprüsü manzarasında, yetmezmiş gibi göndoğumunu kaçırmak pahasına, zaman harcayacağız beynin kıvrak ve yağlı ve kaygan ve dolambaçlı yollarında slalom yaparak, el frenini çekip spin attırmak varken şu koca dünyaya hareketsizliğin ‘iz’inde yaşlanacağız, bütün bunlara sinirleneceğiz hatta, ağlayacağız yahut anlatılan Bektaşi fıkrasına, hava yağmurlu mu diye de umrumuzda olmayacak hiç, başımızı pencereden bi gıdım dahi olsa uzatıp bakmayacağız. Hani Türk edebiyatının gamlı prensesi Tezer Özlü Berlin’de yürürken duvarları düşünüyordu ya bir de Pazar gününün terkedilmişliğini işte bu poker de aynısı.

Ne kadar cesur ne kadar korkak ne kadar ahmağız, biz nasılsak öyle oynayanlardanız, ne göründüğümüz gibi oluyor ne olduğumuz gibi görünüyoruz zira ikisine de inanmıyoruz, ikisi arasındaki ayrımı toptan kaldırıp bir olmak için debeleniyoruz, işte bu nedenle toprakta balık suda karınca kadar yalnızız. Bu kadar mutlakken şanssızlığımız, bir şans oyununda şansımızdan yakınacak kadar anlamsızlaşmışız. Ben ki bir boşluk kadar büyüyorum bu yüzden üstelik o öpen sensen kalbimi dalgaları çekiştiren bir kız çocuğuyla.

Bırakın efendim pokerde şansın rolü yoktur diyen çokbilmişleri olmaz mı hiç. Her el başka bir eli geçer, per döperi, döper üçlüyü, floş kenti geçer. Geçilmez denilen as kareyi flosh royal geçer. Şu hayatta bize kağıtta hep per tavladaysa pencü dü düşer. Ben oyuncuyum kardeşim hep düşeş istemiyorum, zaten pek hazzetmem de kendisinden. Yahu oyun kazanmak yahut mars yapmak için değil be şu marsı kesmek için bi düşeş gelmez mi allah rızası için? Gelmez! Pokerde de bu güne kadar geçilmeyecek bir el de hiç gelmedi bana, bırak geçilmezini bi kare bile görmedi şu eller, hani yoktu şansın rolü bu oyunda, o vakit oynamayacak mıydık biz o kadar eli. Nasıl kazandık kazandıklarımızı o halde; şans işte. Pehhh!!!

Hiç olmayan ve olmayacak paracıklarımızı bile biriktirme hırsı bizim içimizde de var. Lanet olsun ki var. Bit ayıklar gibi önce göz ucuyla bakıp sonra dalıp içime ayıklamaya çalışıyorum dikenlere dolanmış yünlerimi. Kazanma hırsını biriktirme tutkusunu kaybetme korkusunu. Ama var işte var, biliyorum, hepsi tam ciğerime çöreklenmiş, sirke gibi yavrulamış üstelik, göçebe hayattan yerleşik düzene geçmiş, üstüne üstlük tarım devrimini bile gerçekleştirmemiş henüz. Zararına tenzilatlı hırslarımız var. Hem de ne hırs hiç sormayın; duvarları yumruklayıp monitöre kafa atacak kadar. As papazın fulünü (maça beyi de bende üstelik) geçecek kağıt çıkar mı? Çıkar! floş royal açıldı kaltakta. Kare aklıma gelmişti ya matematiksel olarak imkansızdı bu kağıtlarla kare oluşması, flosh royali de hani düşünmedim değil ama ulan yuh artık yaa. Araştırdım sonra:

Aha bu kadarmış olasılığı. O olasılık da gelip bizi buldu iyi mi? Bulur kardeşim bulur o olasılık da gelip bizi bulur. Bahtsızlığımız ne çölde kutup ayısı ne yukardan yağmur niyetine yağanlarla karşılaştırılamayacak kadar mutlaktır.

Hani avrupalıların ataları söylemiş ya (hay götünüze girsin o koca yaşlı kıta- italya kısmı özellikle muhafazakar demokratlara) “sofra adabı oyun kişiliği ele verirmiş” diye, işte aynen öyle. Adabı muaşeretten bi haber olduğumdan sofra adabı ele verir mi bil(e)mem lakin oyun kişiliği ele veriyor en kestirmesinden. Kimi parlak ve çelik bir dişli gibi takım oyunu oynarken kimi hep bana rabbena suresinden ayetler çalıyor playlistinden. Ortasahadır takımın yükünü çeken lakin gelin görün ki hep forvetler voleyi vuruyor transfer taksitlerinden.

İşte böyleyken böyle.Gerçek parayla oynasaydık da aynısı olacaktı biliyorum, bir servetin el değiştirmesi ne kadar kolay ve ne kadar zor her şeyin herkesin olması, ne kadar kısa sürüyor bütün bu olanlar ve ne yazık ki -yine- bir hayata birden fazla yaşam sığmıyor galiba, tepiştirmeye çalıştıkça içine geri tepiyor paslı ve namlusu karıncalanmış bir revolver misali.

Ben kaybetmeyi bilmeyenlerdenim kardeşim. Öyle iki el verdim diye masayı terk edenlerden değilim. İki el bende kaldı diye kârımı hesaplayıp masadan kalkacak adam da değilim. Eeee neyim? Nereye kadar giderse oraya kadar gidenlerdenim, siz de biliyorsunuz işte ölümden öte köy bucak kasaba vilayet mi var. Ya bi papaz gelirse!!! Gelmiyor işte koduğumun kağıdı.

Biliyorum ben daha iyi oyuncuyum. (ilaveten siz kazandınız ama biz haklıydık ulan!) Haaa o ahmaklar ellerindeki gerçek para olsa böyle oynayamazlar adım gibi -bunu da- biliyorum, kıpırdayamazlar bile karşımda. Fasulyesine oynayanlar da böyle oynuyordu ilk başta, sonra banknotlar konunca yeşil çuhaya, gördüler el mi yaman kupa beyi mi yaman, doldurdum ebelerinin örekesini çam kozalağıyla, aldılar ağızlarının payını, kolay mı öyle blöf, hüner ister maharet ister. Benim bir ikiliye restimi görecek kadar yürek yok onlarda. Ama poker gibi değil gerçek hayat da lanet olsun. Yine onlar kazanıyor galiba. Oh be ne âlâ.

Aslında kendimizi kandırıyoruz galiba yine. Oynamaktan zevk almasaydık yahut bu yeterlik olmasaydı bizde kakıp gitmez miydik yeşil çuhalı masadan. Kendi adıma büyük harfler ve kalın kalemlerle yazıyorum buraya; Benim için hiç zor değil Pavese’nin karanlık otelinde nem kokan bir çarşafa dolanıp uyuyakalmak.

İnsanlar ya elindekilere ya da gelecek kağıtlara göre oynuyor bu oyunu. Ya ben neye göre oynuyorum? Şu içimdeki korkak adama taviz vermemek için tek kedili perim bile yokken üstelik neyime güvenip rest çekiyorum bi tarafım üçbuçuk atarken? Kaçmasını niye bilmiyorum örneğin. Pas demesini niye beceremiyorum yahut ben yokum bu elde demesini, en önemlisi niye sağlamcı oynayamıyorum ben. Bak o maharet var işte bende, oynadım mı öyle sağlamcı oynarım ki tek kuruş ütemezler benden, bunu yapabilirken niye böyle oynuyorsun be canım memet. Neye bu inat, kime, kendine mi be. Hangi kağıdı bekliyorsun memet. Hem gelse ne olacak bu saatten sonra. Ütüler mi sanıyorsun kırışıklıklarını, telafi edecek mi havaya savurduklarını, senin zararını çıkarır mı lan o kupa beyi.

01 Mayıs 2008 Perşembe

oruspu çocukları


orospu çocukları


orospu çocukları

22 Nisan 2008 Salı

göztepe

"değil üçüncü lige kötü yola düşsen bile seninleyiz"

20 Nisan 2008 Pazar

sonuç

Ben feleğe neylemişem
Beni her bahar ağlatır

15 Nisan 2008 Salı

;

Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar

Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar

17 Mart 2008 Pazartesi

(.)

Dört harf iki hece insanı çıldırtacak kadar sade

13 Mart 2008 Perşembe

Çember

Yolcu
......Yolunda
...........Gerek

05 Mart 2008 Çarşamba

Bayrak Asmak Gerek;)



04 Mart 2008 Salı

arz-ı hal

Nasılsa ölüp gitmeyecekmiyiz hepimiz. Benim hiç niyetim yok; bu işi tanrıya yahut onun taşeronu azrail denen gaddar firmaya bırakmaya

22 Şubat 2008 Cuma

irG

İtham ediyorlar. Ortası yokmuş, keskinmişim, kalınmış çizgilerim ve keskin. Benim için sadece siyah ve beyaz varmış. Yalan mı? Evet siyahla beyaz var. Sizin gri dediğiniz bu iki rengin bir karışımı değil mi? Yeterli bir kimyasal ve yetenekli bir kimyagerle o dangalak rengin içinde kaç birim siyah kaç birim beyaz olduğu ayrıştırılabilir. Niyetim siyahla beyazın ne oranda bileştiğini görmektir belki. Griyi görüp siyahla beyazı düşünmemek mümkün mü sizin gibi. Bir de niye illa gri? Mavi’yi inkar ettiğimi göreniniz var mı. Gökkuşağının renklerinden herhangi birine itirazım vaki mi bu güne değin.

21 Şubat 2008 Perşembe

arz-ı hal

Bir protesto gösterisi vardı geçenlerde Ankaramda, var-mış daha doğrusu, bizden habersiz de sokağa çıkarmış insanlar, haberlerden öğrendim. İzleyen varsa bilir, videosunu aradım bulamadım. Yok yok öyle değil. Polisin tutumundan, ne kadar alçak olabileceklerinden, özelleştirmeden, küreselleşmeden, işçiden, haktan hukuktan söz etmeyeceğim. Sadece ve yalnızca bir sahneden : yüreğimize mührünü basan tek bir sahneden. İşte tekel işçilerin gerçekleştirdiği o eylemde polis panzeri (nasil bir kelime öyle:panzer) eylemcilerin üzerine basınçlı su sıkıyordu. Panzerin önünde yalnız başına direnen ve yumruğu havada bir insan yere düştü, gördünüz mü, yere düştü, sonra da asfaltı yumruklamaya başladı.


O kadar işte. O düşme hali, asvaltı yumruklaması, ağlamaklı bağırması. Gözümün önünden gitmiyor. Aynı halet-i ruhiyeye garkolmuşluğumuz var allah bilir kaç sefer. Başka hiç bir yapıtın gerçekleştiremeyeceğini yaratıyor bu bünye için.
.
Anlatamadım biliyorum, niyetim de yok zaten.

17 Şubat 2008 Pazar

kalk

Yeryüzünde kar ışığıyla okunan tüm şiirler. (Bu hariç değil.)

Gecenin dördü, tülü de perdesi de sonuna kadar açık salon penceresi, koyu kahve, tütün, sonu kalan bi kaç tutam cigara.

Yaşıyoruz hala

15 Şubat 2008 Cuma

durum

Sanki, "Ben, Mehmet olmaktan çıkıyorum. Yakında herhangi bir şey veyahut bir hiç olacağım. Ona hazırlanıyorum" der gibi bir hali vardı.

13 Şubat 2008 Çarşamba

not

Bıraksam kendimi bir an boşluğun sonsuz hızında içime göçeceğim.

09 Şubat 2008 Cumartesi

senfoni

Sarhoştuk, dün(dü), çok(tu-k-). Dilimizde kırık dökük dizeler, koynumuzda yıllardır saklayıp ellere göstermeye kıyamadığımız, diz(e)lerimizden daha da kırık iki umut. Kardeştik yüzbinyıldır, uzak köyler kurup bir ara kentin dışına, bağımsızlığımızı bile ilan etmiştik. O zamanlar henüz hiç yenilmemiştik. Sonra, birzaman, biryerlerde, bir fırtına çıktı, bir tufan! Hatırlamıyoruz gerisini ikimiz de. Yıllar sonra dün gece buluştuğumuzda, yekten yaralarımızı gösterdik birbirimize; "benimkiler daha derin" diye inatlaştık "daha çok acıdı". Hiçbir pul hiçbir zarfa yakışmıyordu; biliyorduk, o gece şairlerin hiç şiir yazmadığını da öğrendik: Hatırlamıyorduk. Ankaradaydık. Duvarlara kırmızı yağlı boyalarla şiirler yazamadık, umutlarımızı pankart yapıp şehrin girişine asamadık, ağlayamadık; ama kızılaydan cebeciye kadar yürüdüğümüz sokaklar boyunca, yalpalayan bağırmalarla yumrukladık kentin bizi kusan midesini:

“kirpiklerimiz kasaturalara dönmüş diken diken
1949 Eylülünde birader mırç ve ben,
sokaklarında mohikanlar gibi ateşleryaktık,
sana taptık ulan,unuttun mu,
sana taptık”
.
“ulan”lara geldiğimizde sesimizi daha da yükseltiyorduk. ağlayamıyorduk. Ölüşairşiirinin bir de “kulaklarımızdan kan gelinceye kadar” dizesini hatırlayabiliyorduk o kadar.

.
Kulaklarımızdan kan fışkırıncaya dek sarhoştuk.

07 Şubat 2008 Perşembe

istek parçası

Günlerin bugün boynumuza yüklediği mana ve ehemmiyete uygun olarak burdan da
yakabiliriz burdan da. Ya basta da olur yeter be de. Bıktım be.

06 Şubat 2008 Çarşamba

lazım

"lazım"lı cümleler kurmamak lazım

01 Şubat 2008 Cuma

hata

Bugünlerde sıklıkla karşımıza çıkıyor, amerikanvari, kıymeti kendinden gayrimenkul, anlamı hiç sorgulanmayan; “sevelim sayalım”, “küçük şeylerden mutlu olalım” “hayır demeyi öğrenin” “kendinize bugün bir hediye alın” benzeri bir önerme. Aha tam olarak şöyle: “Hata Yapmaktan Korkmayın”. Sonrası da muhtemelen şöyle geliyor; hata yapmaktan korkmayın, şayet korkarsanız; hiç yaşayamazsınız, hayat avcunuzun içinden kayıp gider tutamazsınız, doğru yapma ihtimaliniz de ortadan kalkar, hayatı ıskalarsanız, esetra esetra, ilaveten bilcümle laf kalabalığı.
.
Sağlam bir küfür sallamak geçiyor içimizden. Gerçekten öyle mi diye düşünmez mi bunu gazeteye yazan. Yazan düşünmedi hadi, basanlar düşünmez mi, onu da geçtik editörü yok mu bu işin, yahut bir HakkıDevrim’siz’i. Hata yapmaktan korkmak bu kadar sakınılası bir duygu mu yani? Madem öyle, biz kendi nam ve hesabımıza (yahut başkasının namına ama kendi hesabımıza) itiraf ediyoruz. İtiraf etmekle de kalmıyor böyyük harflerle nah şuraya yazıyoruz: Hata Yapmaktan Korkuyoruz. Bu korkunun da üstesinden gelinmesi gereken, insanın hayatını zehir eden, hayatımıza -1 (yazıyla eksi bir) koyan bir yanlış olduğunu dü-şün-mü-yo-ruz.
.
Küçük beynimizle üzerinde durduğumuz mesele şudur efendim; “Eğer bir hata yapılacaksa bu hatanın bedeli olacak mıdır?” Bir an için sorunun yanıtının “evet” olduğunu varsayalım. Yanıtımız “evet” ise sormamız gereken çok önemli bir soru daha olacak: “yapılan hatanın bedelini kim ödeyecek?” Hadi bakalım!
.
Çokbilmişlerin yanıtı hazır: “yapılan hatanın bedelini -yine- hatayı yapan öder.” Öyle mi dersiniz? Soyut düzlemde genel kabul gören bu yanıt somuta uygulamaya kalktığımızda tüm gerçekliğini yitirir, karadeniz otellerinde beşinci sınıf hayat kadınlarıyla basılan kıllı çapkıncıklar gibi çırılçıplak ortada kalır. Üstelik kamera ışıkları da gözünü almaktadır. Çekin kardeşim çekin, ibreti alem için çekin.
.
İnsani ilişkileri düşünelim: Niceliği bir elin parmaklarını geçmeyecek dostlarımız arasından, dostumuz X’in (x yerine herhangi bir dişi yahut erkek değer-isim verilebilir) bize çelme taktığını, yarı yolda bıraktığını, arkamızdan vurduğunu, kısaca bize “yamuk-yanlış-kelek” yaptığını varsayalım. Ve lütfen varsayımın sadece bu aşamasında -dostluk nedir -gerçek dost nasıl olmalıdır -benim tek dostum içkim ve sigaram -bize kelek yapan zaten hiç dostumuz olmamıştır ve olamayacaktır gibi düşünceleri de itinayla paketleyip bir kenara koyalım. İşte bu ahval ve şerait içinde, dostumuzun yaptığı “hata”nın bedelini kim ödeyecek sizce, kendisi mi? Evet, dostluğumuzdan mahrum kalarak zavallı bir ucubeye dönüşecek X. Bizim gibi dünyanın en önemli insanının en güzel dostluğundan mahrum kalması onun ödediği bedel olacak öyle mi? Hatayı yapan X’tir efendi. Bedelini ödeyen ise kırılan belkemiğimiz. Şimdi biz dostlarımızı gözetip “hata yapmaktan korkarak” günah mı işliyoruz, şu mübarek cuma gecesinde.
.
-amerikadaki seçim sisteminin (darbölge-iki dereceli seçim-çoğunluk sistemi) ve o topraklardaki seçmenlerin yapmış oldukları hatanın bedelini hatayı yapan bu insanlar ve o seçim sistemi değil, ortadoğudaki insanlık ödüyor.
.
-Kalecinin ayağına gelen topu, ayağının altından kaçırarak yenilen gol mukabili kaybedilen maçta bedeli taraftar ödüyor.
.
-Sevdiğini iddia ettiği eşini aldatan kadın veya erkeğin hatasının bedelini, aldatılan taraf ödüyor.
.
-Çok sevdiğimiz kentimizin belediye başkanlığına ve meclis üyeliğine bu dangalakları seçenlerin bedelini, kentimizin kimliği ödüyor.
.
-Sigarasıyla ormanı yakan adamın hatasının bedelini, yaşamayı ciddiye alan sincaplar ödüyor.
.
-Sokakta balgam adan adamın hatasının bedelini, bizim zavallı midemiz ödüyor.“hata” kelimesini geniş anlamıyla kullandığımızda ve “ona göre hata buna göre hata değil” ayrımını göz ardı edip, örnekleri çiftleştirerek üretmeye veyahut matoz bölünmeye uğratarak çoğaltmaya bilmem gerek var mı?
.
Şimdi, canım efendim, bedelini sadece ve yalnız biz ödeyeceksek, niye korkalım ki hata yapmaktan, paşa gönlümüz bilir. Ammavelakin, yaptığımız hatanın bedelini başka canlılarla cansızlar ödeyecekse, hata yapmaktan korktuğumuz için niye ıskalamış oluyoruz ki canım hayatı. Başkalarının hayatını taca atmaktansa, kendi hayatımızın penaltısını da son saniye üçlüğünü de kaçırmayı yeğliyoruz. Belki böylece dostlarımıza, ortadoğudaki insanlığa, takımımıza, sevdiklerimize, kentimize, sincaplara ve insanlığın tüm yaşananlara karşı bulanmayan midesine bir hayrımız dokunur.
.
(Hata yapmaktan korkmayıp belkemiği kıranlara ithaf olunur…)

28 Ocak 2008 Pazartesi

aferin

bugün de mi sarhoş olmayı becerdin

17 Ocak 2008 Perşembe

"çırılçıplak ve yalnız yaşamak"

dostlar meyhanesi

İsteyerek yahut istemeyerek açtığımız/açtıkları/açılan bütün hesapları kapatmak gerek. Sadece ve yalnızca toplamda ve yekünde birkaç adet açık cari hesap kaldı yıllar öncesine ait, ötekileri berikileri kapatmış idik, buradakilerini de şimdiden kapamaya başladık. Bize bu şehirden sarhoş ayrılmak yaraşırda, çok şükür öyle yaptık. Bir de meyhaneye rastladık kapısında şöyle yazan:
.
"paran varsa iç, dostlar muhabbet görsün,
paran yoksa git, çocuklar baba görsün"
.
dostlar muhabbet gördü bin kilometre öteden. Bu kadar cigaraya vurmak pafur küfür (son gece şerefine) bu kadar alkol almak pipetten, lacivert iç cepten bizi bozar mıydı, bozmadı.
.
intikam baki.

23 Aralık 2007 Pazar

soru işareti II

Bütün kapılar kapalı üstümüze
Bütün perdeler inik
Ne bir mendil mavilik
Ne bir avuç yıldız
Bizi burada mı bastıracak ölüm
Biz bu şehirden gülüm çıkamayacak mıyız

21 Aralık 2007 Cuma

soru işareti

Çıkabilir miyiz buradan, sağ belki de, salim mümkün değil

17 Kasım 2007 Cumartesi

sıcaktı sıcak sapı kanlı demiri kör bir bıçaktı sıcak

10 Kasım 2007 Cumartesi

Bulmaca

Böylesi daha az dikkat çekiyor, bulmaca çözer gibi yapıp gazete kağıdına yazıyorum haftasonları sonra da yırtıp atıyorum. Cümleler kuruyorum ne uzun, ne kısa, başı sonu, öznesi özellikle de yüklemi olmayan cümlemsiler, yan yana kelimeler. Sonra büyük harflerle söylüyorum onları "hela" dan çıkıp koridorun sonunda SOLdaki en son koğuşa giderken. OOOo neler var neler.
Bizimki pazartesi gidiyor, bugün çarşıya bile çıkmadı, geçen hafta iyi içtik ama, hiç servis yapılmayan bir kafede bira yuvarladık durmadan, inzibatlar biraneyi basmış, bize ne, bizimkisi kafe, zor oldu garsonu ayarlamak. Her türlü engellemeye rağmen turgut uyar tarikatının turgut özbeni ve selim ışığı yanlarında iki tane olric le içti işte. Gidiyor ulan adam şaka gibi. Akşam koridorda bağıra bağıra gelmeyecek yani ismimi söyleyerek, ödünç verdiği sylvia kitabı da bitmedi daha, ne yapsak ki. Kocaman bir boşluktan geldi kocaman bir boşluğa gidiyor, "ne yapacam lan ben şimdi" diyerek. Ben bitirmeden intihar etmese bari, yok etmez, daha rakı içeceğiz önce mülkiyelilerde sonra çengelköyde.

"Bir isteğin var mı" diye soruyor arayanlar soranlar -sağolsunlar- var: beni burdan çıkarın, gülümsüyorlar, ben de. Bizim çocuklar da nasıl gelip gittiler öyle, ulan arabaya binip gittiler be mahalleye. Öyle göt gibi kaldım arkalarında.

Kebap kokuyor bu şehir, buram buram kebap kokuyor, hele akşamları şahane bir duman bürüyor ortalığı. Askerdeki hayat gibi, anasonu eksik kebap kokusu. Mustafa sabun gibiyiz burda diyordu iki gün önce ellerini oğuşturarak, bitecekmişiz, bitireceklermiş insanlığımızı. Ben inanmıyorum. Dışarısı farklı mıydı sanki, bittik mi yani, nasıl bileceğiz ki şimdi bunun yanıtını, doğrusunu tarih mi bulacak yani, hadi be, işi yok da bizimle uğraşacak. Ama çok gidiyorlar çocuğun üstüne o da haklı, şimdi rahat biraz kafası. Benim ne kafam ne de ayaklarım rahat. Orhan abinin Süleyman efendisinin nasırı gelip benim ayağımın ağzına sıçtı. Onaltı kilometreyi kırkbeş kilo sırt çantasıyla nasıl taşıyacak bu ayak, taşıdı işte taşıdı. Acının eşiği ikinci kez test edildi, birincisinde bayılmıştı beş on yıl kadar önce, ikincisinde bayılmadı. Ayaklarım diyorum ayaklarım felaket ciğerlerim de öyle üçbin metreyi ondörtotuzda koşamayacak kadar felaket.

Hastalık çok koyuyor be burada. Şimdi o’nu biraz daha anlayabiliyorum, fiziğin önce kimyayı sonra psikolojiyi etkilemesini, belki de psikiyatri hatta nöroşirolojiyi. Koğuşun abisiydik bir de annesi olduk durduk yere, oldu mi şimdi. Benim güzel gribimden sonra bütün hastalara biz bakar olduk. Bi isteğin var mı oğlum, yok abi sağol, al şunları iç, şunu da gece içeceksin, ben gece koğuşçusuna söyledim, seni uyandıracak, sağol abi. Sen sağol, bi şey olursa uyandırın beni, hadi uyumaya çalış sen de biraz. Hastalık diyorum son iki gecede üç vak’a. Birinin yumurtalıkları şişmiş gözünden yaş geliyor çocuğun ağrıyor besbelli, revire götür bunu, ne yaptı, hiç ilaç yazıp yolladı. Burnu kanadı başka birinin şiddetli baş ağrısı, kafasını kaldıramıyor çocuk, ambulansı çağırın, kendine gel oğlum ambulansı çağırdım, tamam abi, ama hiç olmazdı bana, bana oluyor koçum tasalanma yok önemli bişey, ambulans geldi, senle sen yanında gidin, tamam abi, geldiniz mi ne oldu, hiiiç serum taktı ilaç yazdı yolladı, iyi hadi yatın artık. Bir adet sinir krizi: abi Orhan çok kötü, nesi var, valla bi bak istersen, belli işte sinir krizi, abi revire götürelim mi, yok hiç gerek yok, onikinci koğuşa götürüp yatırın, başında bekleyin, birazdan kendine gelir, verin şu listeyi, ben gidip nöbetini paraflatayım. Çavuş yaptırmaya çalışıyorlar beni, bağırayım yani çocuklara, küfredeyim hatta, icap ederse hırpalayım, iş yaptırayım yani, umrumda mı, yap-ma-ya-ca-ğım. Akıllı olun ulan sizde, lan bölük, ses kes beni dinle, şişşşş tepişmeyin lan, dediklerimi yapın oğlum siz de, hadi acele etsene, içtimayaaa boşaallt, koridorda koğuşlarda kimse kalmasın, hadi acele edin, sallanma lan sallanma gelirsem oraya, dörtlü yapın, hadi oğlum hadi yapın dörtlüleri, doldursana lan şurayı kazma, kızdırmayın ulan kafamı, alliiiiii geçsene lan sıraya, rahat hazırol, filama tüfek as, uygun adım yahut adi adım marş. Hadi beyler, girin koğuşlara, girin koğuşlara hadiii, hadiii lan, gir koğuşa kapat kapıyı, çıkarma kafayı, yat içtiması.

Durmadan dosya gönderiyorlar, ben bile yazacak bir şeyler bulamazken ulan ne buluyorlar bu kadar yazacak hakkımda, birinde fotoğraflarım da var. Sanki bilmiyorlardı, her seferinde uykudan uyanmış gibi yapmak niye. Du bakalım sonu ne olacak.

Koridor diyordum yahu koridor “hela kullanma talimatı”nın yanından sağa dönüp soldaki en son koğuşa giden koridorda diyordum, bağıra bağıra şarkı söylüyorum diyorum, herkes bağırıyor zaten, iletişim kurma şekli bu, aklıma ne gelirse onu söylüyorum, çoklukla beynelmilel şarkısını;) Bahar şarkısı mıydı filmdeki adı. Kimse bilmiyor. O şarkıyı söylüyorum işte bağırarak. İki bayram bi yılbaşının yanına iki önemli doğum günü ekliyorum burada yaşanacak. Turgutözalcığıma “alışamadım” telgrafını çeken bilge adamı anımsıyorum, gülümsüyorum. Göttenbacak kısa boylulara gittikçe sinir oluyorum. Hayriye –bizim çirkin, çelimsiz kedi- bölüğü terk etti. Bitmedi henüz bitecek fakat; şafak demiş kurma kolu çek bırak.

Aksaraylı tekmil verecek bana bugün, uzattık zaten kesip gidelim. Tekmil vermek ne demek, şu demek: O koridor var ya o koridor ikimizin o koridorun ortasına geçmemiz demek, etrafımıza bir dolu insanın toplanması ve Rrraaahat, hazrol, geriye dööön, dikkat komutlarının ardından Aksaraylının yüzeme karşı bağıra bağıra şunları söylemesi demek: Ankara’dan kalktı tren, Urfa’da yaptı fren, Memet abinin şafağı plakam olan 68’e gelmiştir, alkışlayanlar sağolsun, alkışlamayanlar götveren olsun. Olsun be olsun;)

06 Ekim 2007 Cumartesi

G.

Yağmur yağdı dün, aylardan sonra ilk defa. Kış geldi. Kış başlıyor, hoşnutsuzluğumun kışı. Şu koca dünyada bile rakamı belli iki savaş çıkmış, bu bizimkisi kaçıncısıydı. Aradaki güzel gözlü cılız kediye de bir isim bulmak lazım acilen, dünyayla en büyük bağım o. Bir de birbirini dakkada bulan birkaç deli insan. Sonuncusu sylvia plath, tezer özlü, nilgün marmara ve oğuz abi düşkünü. Günün tüm saatlerini doldurdukları için iki satır muhabbete kaçıyoruz bölükler arası. Yağmur yağdı dün. Biz geldiğimizde doğuran köpeğin altı yavrusu da kocaman oldu.

Ne var?

boğazımda koca bir yumruk, ruhumda ahmed arif'in kümülüslü sesi

var.

29 Eylül 2007 Cumartesi

durum

Kaç parçaya bölündü insanlığımız kim sayabilir. Kaç parçamızı burada bırakacağız. Ne kadar artacak bizden geriye

22 Eylül 2007 Cumartesi

Yazmak mı lazım? Aslına bakarsanız hiç de lazım değil

En çok firarcıları seviyorum, iyi anlaşıyorum, cin gibi bakıyorlar.

Ahali hala bana çok saygı gösteriyor, gözlerimden mi korkuyorlar? Bir de ulan bu sıkıntı nereden gelip içerime oturuyor? Nereye gidiyor? Ne çok hareket ediyor

Sevmiyorum ulan. Takmayacakmışım, niye takmayım ki, insanım ben insan, takıyorum. Nazım’a kızıyorum. Hani günler ağır yıllar çabuk geçerdi? Günler de aylar da ağır geçiyor. Bit-mi-yor.

Hiç küfür etmiyorum. Gıcıklık değil mi, burada herkes küfür ederken, benim ağzımdan hiç küfür çıkmıyor. Halime çok gülüyorum.

Gelmeden önce ezberlediğim şiirleri okuyorum geceleri ezberden (şişşş içimden)

Türk Dil Kurumuna dilekçeyle başvurmayı düşünüyorum. ‘tezat’ kelimesinin karşısına “erlerin kürtçe türkü söylemesi” yazılsın diyorum.

Esas duruşumu göstermiyorum, zira esas’ın bu olduğuna inanmıyorum, bedenen ve ruhen gelişme seyrinin derecesine hiç durmaksızın ket vuruyorum.

Baştan tesadüf olduğunu düşünüyor, abartıldığını sanıyordum, fena halde yanılmışım. Hoş bu yanılgı beni mutsuz etmiyor, bir sürü dosyası kabarık adamla daha iyi iletişim kuruyorum. Sürgünün bir dibi var mı. Eğer varsa işte o dibin bir tırnak üstündeyim (tamamen tesadüf- dibin dibinin adı altı, bizimkisi altı değil de dört işte, şans değil bu ‘o’ yaptı biliyorum, iki arada açtığım telefon yaptı)

Bir şey çıkmaz buradan. Yüreğimin üstüne bağdaş kuran donmuş yağ kıvamındaki örtünün altını görmek pek mümkün gözükmüyor bu aralar. Arada bir ışık sızar gibi oluyor aynı anda gereksiz başka bir iş gelip benim başıma düşüyor. Taş atmakla değilse de taş taşımakla adamın kolu –fena halde- yoruluyor.

Bütün sokaklar denizlere değil hapishanelere, bütün kapılar nizamiye ye açılıyor.

09 Eylül 2007 Pazar

ne var ne yok

Yazılacak çok şey var aslında. Lakin masa yok, kağıt yok, kalem var ama ışık yok, ışık olsa yalnızlık yok, ençok yalnızlık yok, birde cam bardakta çay yok, cigara var ama sevmem onu alkol yok. bloknotta ranzada yazmaya çalışırken koşulları protesto edip ondan da vazgeçme durumu var.
.
Yazılacak çok şey var lakin çoğu "halkı askerlikten soğutma" sayılacağından yazılması için gerek ve yeter şart olan beş kilo sakatat yok. Belki o da var ama i harfi sürekli basılı durmayan bir klavye yok.
.
Yatıp çıkmamış adam yok, cezaevinden çıkanları doğrudan askere almışlar, hele 53 yaşında bir amca var ki destanı yazılası. Geçen her ay için koluna cigara basanlarla vücudunda façasız yeri olmayanlardan bolca var, garip biçimde bütün bu eski hükümlülerin bana büyük bir saygısı var.
.
Çok güzel adamlar var. Bütün insanların iyi ve kötü insanlar olarak ikiye ayrılması var. şaka gibi sabah beşbuçukta kalkma var. gece ikilere ikadar volta atmak var. telefon var sırası çok yok. Cezaevinden en büyük farkı bu telefon muhabbeti.
.
Dostlar var arayıp soran, hatırlayan ve hatırlanan. Öğrenilmiş yeni dualar var "namerde muhtaç, dosta yük etme" cinsinden.
.
Bir bağlama, birbirini dakkada tanıyan ona yakın deli var, gece onikide bağlamayla önce "uğurlama" sonra "cemo" söyleyenler var.
.
Kendimle bütünleştirdiğim yazmasam da unutmayacağım avludan taşan güzel cümleler var:
.
SIFIR BÜTÜN SAYILARIN SIKIŞTIRILMIŞ HALİDİR
.
selamlar, saygılar, hürmetler, muhabbetler var

12 Ağustos 2007 Pazar

Bir pislik var bu işte. Böyle olmamalıydı. Şu anda boğazıma koca bir yumruk oturmuş, içimdeki sıkıntı karekökünü alıyor olmalıydı. Ama olmadı. Gayet iyiyim. Tabiri caiz ise farz ise harama yakın mekruh ise "öküz gibiyim" diyebilirim.
Şimdiden üç arkadaş edindim; birisi iflas etmiş usta bir terzi (küçük bir bakkal açmış, kaçak sigara falan satıyor), diğeri yine emekliye ayrılmış bir mobilyacı, üçüncüsü ise hala dayanan bir tuhafiyeci. Neden böyleyim ki ben, niye +60 yaş üzerindeki insanlarla bu kadar iyi anlaşıyorum. Neyse meselemiz şimdi bu değil. Meselemiz falan da yok. (valla iyiyim bak-öküz gibiyim) Ayrıca patlıcanlı kebabı (ki badılcan diyorlar sanırım) nefis yapıyorlar. Kahvaltıda ciğer yiyecektim ama cesaret edemedim, mideyi ilk günden bozmamak gerek;) Haaa daha önemlisi etrafında dumanlı dağlar falan da yok, yahut ben henüz keşfemedim. Biz yokken siz bunları okuyun:



Alemin Kralı

Cyrano

Delikanlı

Dunuz

Sınırsız Ehliyetsiz
İşte böyleyken böyle. Şimdi şuradan karşıya geçip bir dolmuşa binip "teslim" olmaya gideceğim. Aslında esir diyelim. Hiçbirşey demeyelim yahu; zorunluluklar ve özgürlükler alanı deyip gramsci amcayı anarak dolmuşa binelim. Arayanlar soranlar sağolsunlar
yine görüşürüz dostlarım benim
yine görüşürüz...
beraber güneşe güler,
beraber dövüşürüz...

eyvallah, birbirinize mukayyet olun...









29 Temmuz 2007 Pazar

kayıp dize

Bugün Pazar
Bugün de beni güneşe çıkarmadılar

26 Temmuz 2007 Perşembe

rapor

Bu kadar gereksiz iş için ondan daha da gereksiz yere sıkıyoruz canımızı. Ne zamandır limitte gezinmekteyim unuttum. Oysa atalarımız bariz biçimde beyan etmişler: "herşey olacağına varır"

25 Temmuz 2007 Çarşamba

.

eller dosta yazmış arz-ı halini
benimkini rüzgara yazmışlar

24 Temmuz 2007 Salı

Söz'süz

20 Temmuz 2007 Cuma

seçmeyin

14 Temmuz Pazar günü Ankaradaki akp mitingine katıldım, katıldım demek doğru değil aslında, gözlemci olarak orada bulundum diyelim. Veyahut hiçbişey demeyelim ne gereği var ki. Hatta katılıp katılmadığımı unuttum bile, ama seçim yaklaşıyor ya, hani benim düşüncelerim de çok önemli ve eşi bulunmaz ya, yazmam lazım, bok lazım, hele herhangi bir konudaki düşünceleri kamuya arzetmek hiç lazım değil. Arkama bakmadan, bütün bu işleri (bitmesi gereken ve para kazandıran işler) bir kenara koyup önünü sonunu düşünmeden sövesim, alıp cekedimi çıkasım var, kapıyı çarpmadan usul usul. O kadar. Yine de seçim meçim var. Mitinglere bakmak gerek. Ne gerekse. Yok yok dağıtmadan yazmak gerek akp mitingini, bok yazmak gerek, yazacak bişey mi var sanki. Konu hakkında hiçbir bilgim yok, ama mutlak bir kesinlikle eminim ki -işte böyle bir insanım- söz konusu parti (akp yani emaşpi değil hani) çok büyük bir firma ile çalışıyor. Kahve telvelerinden anlayabildiğim kadarıyla böyle pazarlama satış firması mı desem, halkla ilişkiler firması mı desem nam-ı diğer piar mı desem işte bu işleri yürüten öyle bir firmaları var bu adamların, başarının (eğer bi başarı varsa) bir bölümünün hatta büyük bir bölümünün bu firmaya ait olduğunu düşünüyorum. Önce sokaklara asılan bayraklara takılmıştı aklım, bütün partilerin bayraklarına sadece iki renk kırmızı ve beyaz hakim olmuşken üstüne üstlük hepsi tek bayrak atölyesinden çıkmış gibi aynı boyutta iken bu adamların bayrakları turuncu ve mavi gözüktü gözüme, hayırdır inşallah, ayrıca boyutları da diğerlerininkinden farklı (ne biçim kelime len bu: diğerlerininkinden) Bu parti kadrolarının herhangi birinde fiyat değilse de arz farklılaştırmasını akıl edecek bir insan evladı olduğunu sanmıyorum. Profesyonel firma işi. Her şey profesyonelce olmalı, amatör ruhlu futbolcular para kazanamıyor artık, zaten içki ve sigaraya tutulduklarından mütevellit yeşil sahalarda istemediğimiz saha dışı madde muamelesine müstahaklar. Mevzubahis firma düzenlemiş akp mitingini; belli ki besbelli. Zamane insanı her şeyin tadını kaçırdı, miting örgütlemek merkez ve taşra örgütlerinin işi değil miydi kardeşim, hele taşrada daha da önem kazanmaz mıydı bu işler, bayrak asmak, afiş kostiklemek, bunlar parti tabanının işi kardeşim, firma bu işleri yapmaz, yaparsa olmaz işte olmaz, yani tadı olmaz, rengi olmaz, ahengi olmaz, ama oluyor işte bal gibi de oluyor, hem de başarı kazanıp üç kornerden bir penaltı kazanıyor. Renk meselesine dalmıştım değil mi biraz önce, bi daha dalmaya çalışalım bakalım; miting boyunca akp.nin rengini düşündüm, sonuç benim için tam bi fiyasko. Takım renkleri gibi partilerin de renkleri yok mu yani, örneğin chp-mhp (kinaye yok) renkleri kırmızı beyaz, diğerlerinin ki de öyle anap yeşillendi falan da filan. Ama bu akp.nin rengi ne ya. Mavi, turuncu, sarı, beyaz, hardal arası bişey. Büyük caddelerin ortalarından geçen ışıklandırma direklerine de kocaman bayraklar asmışlar, bu da ilk kez kullanılıyor, hep o firmanın işleri bunlar hep. Haa bir de karar versinler kardeşim bulvarlara bayrak asmak yasak mı değil mi. Hiç uzatmadan sabit bir yer ismi verelim: Kızılay meydanına bayrak asmak yasak mı değil mi. Cari ve Mari mevzuata göre yasak; öyleyse niye sadece iki partinin (akp ve saadet) bayrakları var. Yani ülkede mevzuatı dinlemeyen sadece iki parti mi var, yok, hiçbiri dinlemez. Eee, diğerleri de dinlemesin o vakit, olmaz, onlar dinliyormuş gibi yapacaklar, bütün seçim boyunca da tek bir laf etmeyecekler, çok da umrumdaydı, umrumda tabi kardeşim, niye kızılayda sadece iki partinin bayrağı var. Bunu çözen; bütün memleket meselelerini çözer. Bütün parti başkanlarının da mahalle karısından farkı kalmamış, “saçlarını yolarım senin” kıvamında dedikodu yapıp duruyorlar. Canım ciğerim iki gözüm halkım da ne çok, ne güzel, ne dolu anlıyor bu işlerden; iki kelimeden müteşekkiller: koalisyon ve istikrar. Bir de ekonomi kattılarmı işin içine herşey şaheleşirmiş. neymiş, ekonomiymiş, koalisyon kötüymüş, bi de istikrar önemliymiş. Hay sizin stabilitenize… Ne diyorduk? Haa. Şu “büyük Ankara buluşması” adı verilen mitingde baştaki profesyonel firma meselesi daha açık gözlemleniyor. O kalabalığın içinde olmak önemli, başka türlü anlayamıyorsunuz ruh halini, televizyondan izlemekle olmuyor. Velhasıl-ı kelam buradan bakınca Ankara akp. Mitingi akp için başarıszılık sayıyorum. Bişey sayasım yok aslında, kafam basmıyor matematiğe ama kafa sayısı beklediğimin çok altındaydı. Aynı siyasi düşünceyi savunduğunu, hayata aynı baktığını ve o hayata aynı yerden dahil olduğunu düşünen politik bir topluluğun tek bir slogan atamaması post modernizmin başarısı olsa gerek. Miting meydanlarını bile apolitleştirmeyi becermişler. Helal valla. Sen miting meydanlarının apolitkelşmesinin veya depolitik miting meydanlarının resmini yapabilir misin Abidin. Televizyondaki görüntüler ile gerçek kafa sayısı arasındaki meseleyi bahsettiğimiz bu firma şahane biçimde çözmüş. Bilenler bilir; Ankarada mithatpaşa caddesi ile strazburg caddesi arasına, bulvarın elli metre üstünden geçen garip bir U üstgeçit yapıldı yıllar önce, her geçişde U’nun kısa kenarından bir hipotenüs çizip karşıki eve uçma hissi yaratan üst geçitten bahsediyorum. İşte sıhiye köprüsüne yön olarak değilse bile yükseklik olarak paralel olan mevzubahis U üstgeçidinin üstüne devasa bir ekran koymuşlar, kürsüde yapılan konuşmalar aynı anda o ekranda izlenebiliyor. Ankara’da apdiipekçi parkı civarında yapılan bütün mitinglerin en güzel fotoğrafı U üstgeçidin üstünden çekilir, insanların yüzlerine bakmak ve anlamaya çalışmak için de en uygun yer orası. Dev bir ekran da kürsünün hemen soluna konulmuş. Köprünün üstünden bakıldığında mitinge katılanların –hiç abartısız- yalnızca yüzde onbeşinin yüzü kürsüye dönük. Kalan yüzde yetmiş kadar insan kürsüye arkasını dönerek önlerindeki kürsüde konuşan insanları dev ekrandan insanları dinlemeyi seçiyor, artakalanlar ise kürsünün solundaki diğer dev ekrandan mitinge iştirak ediyor. Bu şartlar altında kalabalık mithatpaşa caddesi ile sıhhiye köprüsünün arasındaki bütün alanı dolduruyor (muş gibi yapıyor). Bayrakları ankaranın simgesi olan Hitit güneşi boyunca (biz geyik deriz) öyle güzel bir yüksekliğe asmışlar ki bütün alan hıncahınç dolu gibi gözüküyor. Oysa öyle değil hiçbir mitingde insanlar arasında bu kadar boşluk görmemiştim, bütün alanı büyük bir rahatlıkla (kürsü önünde toplanan yüzde onbeş hariç) elinizi kolunuzu sallaya sallaya gezebiliyorsunuz. Bu illüzyonu perçinleyen son nokta ise miting başında dağıtılan bayraklar. Herkese birden fazla sayıda büyük boyutta bayrak dağıtıyorlar, rüzgar estiğinde o slogan atamayan insanlar bayraklarını kaldırabilmeyi beceriyor ve görüntü hakikaten görkemli bir kalabalık taklidi yapıyor. Seçim var ya, hani benim düşüncelerim de çok önemli ya amma zorlama oldu bu yazıcımıcık haa, okursam namerdim, son olarak belirtirim ki; bugüne kadar oy vermedim, vermem de kardeşim. Dalganıza bakın.

şarkı sözü

"ben senin çizdiğin gemileri sevdim,
yeşil erik yiyişini"

18 Temmuz 2007 Çarşamba

Solution of the most difficult philosophical problem: (a new neo-fascist approach) another end of the history=Arithmetical and geometrical equality

Biz “eşitlik” dediğimizde, gözlerinden ateş, burnundan duman, ağzından salyalar saçanlar; iş oy verme meselesine gelince dut yemiş bülbül taklidi yaparlar. Mutlak eşitliğin hiçbir daim var olmadığını, var olamayacağını, var olmaması gerektiğini savunanlar öyle demokratikleşmişlerdir ki bütün dünya üzerinde “genel ve eşit oy” prensibini bir çırpıda benimseyebilir hatta hiç sorgulamamayı becerebilirler. Biz “genel ve eşit oy” dediğimizde -yüzyıl kadar önce- yine ağızlarından salyalar saçmışlardı. Ne garip!

Nasıl olur ya? Bunun için mi binlerce can vermişti insanlar? Şimdi benim de şu adamın da bir tane mi oy hakkı var yani? Hiç olacak iş mi. Madem hepimizin “mutlak eşit” oy hakkı var, sıkıyorsa paralarımızı da eşitleyin, hiç değil arabaları eşitleyin, ben de bmw(7.20i) istiyorum, hadi bakalım! Madem eşit olmayabilir bazı şeyler; o zaman ben daha fazla oy hakkı istiyorum kardeşim, o kadar. Tamam adam benden daha çok satarak ve daha fazl kazanmış olabilir, kabulümdür; ama siz de kabul edin ki ben şu dangalaktan daha fazla anlıyorum bu işlerden.

13 Temmuz 2007 Cuma

atomu parçalamak

Sizin o önyargı dediğiniz şeyleri kazanmak için kaç yılımı harcadım ben biliyor musunuz?

11 Temmuz 2007 Çarşamba

Yalçın Küçük

Sonda söyleyeceğimizi en başta söyleyelim. Yalçın Küçük’ü sever/sayar/beğenir/takdir ederim. Var mı ötesi? Yazdığı bütün satırların doğru olduğu gibi bir iddiam haşa huzurdan bulunmamakta, bütün “tez”leri yanlışlansa bile severim. Niye; çünkü her şeyden önce Yalçın Küçük’ün bir “tez” i vardır. Ve daha da önemlisi bu tezi; dalga geçilmek, komplo teorisi üretmek, ahmak olarak yaftalanmak, beyni sulanmış görülmek gibi bir çok ihtimali peşinen öngörmüş olmasına rağmen öyle köşeli sunar ki tezi kolaylıkla yanlışlanabilir. Yıllarca hayata, topluma ve insana dokunmayan sosyal bilimler alanındaki tonlarca kitap ve makaleden sonra “tez”i olan bir insanı okumak kendi adıma büyük bir keyif. Tekraren altını kalın ve renkli kalemlerle çizerek belirtiyorum: Yalçın Küçük’ün somut bir tezi olması bu tezi rahatlıkla alaşağı edilebilecek tarzda köşeli olarak sunması kendi başına büyük bir “katkı”dır, ben de bu katkıyı sever/sayar/beğenir/takdir ederim (nokta).

Yalçın Küçük’ün bu tarzı/tavrının aynı alanda kılıç/kalem oynatan diğer zat-ı muhteremlere örnek olmasını dileyemiyoruz, çünkü diğerleri kendilerine benzeyenlerin bünyelerinde havada uçuşan kabarcık hissiyatı yaratacak satırlar yazarlar. Hayata ilişkin tutarlı bir duruşları ve/ya tarafları yoktur. Açıklamak değil anlaşılmak isterler. Aslına bakarsanız pek bir şey de söylemezler. Binlerce kez söylenmiş-yazılmış-tartışılmış şeyleri evirip çevirerek ilk kez söylüyormuş gibi yaparlar yahut sadece mış gibi yaparlar.

Meseleye tez’ler hususundan garkolmuşken hemen belirtmek gerekir: Yalçın Küçük’ün söylediklerinin-yazdıklarının hepsi yanlış olabilir, kendi adıma bu ihtimali kolaylıkla kabul edebilirim, hoş kendisi de bunu peşinen kabul etmektedir, eleştirenler neyi eleştirir anlamam, okuyalım bakalım:

"Yazdıklarım ve bulgularım tümüyle yanlış olabilir ve yanlışlığı gösterilebilir; böyle bir sonucun beni hiç rahatsız etmeyeceğini şimdiden görebiliyorum. Önemli olan yöntemdir ve önemli olan sorulardır. Osifiye olmuş beyinlere, soruları, bir hançer misali saplamaya çalışıyorum."

Neymiş? Yalçın Küçük “tez” yazarmış; tezleri de doğrulanabilir yahut yanlışlanabilirmiş. Yine kendi satırlarından aktaralım:

“Benim 'Bir Yeni Cumhuriyet İçin' adıl bir çalışmam var, 1980 Eylül Ayı’nın ilk günlerinde okuyucumun eline ulaştı ve henüz “12 Eylül Darbesi” yoktu ve ben “silahlı kuvvetler idareyi alacak, Erbakanı’ı hapse koyacak, çok daha yoğun dinsellik yapacak” diyordum,haber verdim. Bazen haberci’yim ve ben haber verince bana ne yaparlar, bunu pek iyi bilirim, başta ahmak sol benimle alay ederler ve ettiler. Fakat haberini verdiklerim gecikmeden geldiler, Türkiye’yi o zamana kadar görülmemiş bir karanlığın içine koydular. Ve bu arada elleri değdi ve beni sekiz yıl hapse mahkum ettiler”

Bir dönem 70 sonlarından 1980 yılının Eylül ayına kadar yazılmış metinleri (gazete ve dergi kapsamında) haftalarca taramış, üzerinde çalışmıştım. İnsanların neler söylediklerine, yazdıklarına, öngörülerine bakmış; oradan bişeyler çıkarmaya çalışmıştım. Onca söz arasında “darbe” elbet geçiyordu, ancak “ordunun Erbakan’dan daha yoğun dinsellik yapacağı” yollu satırlara ben rastlamadım, böyle bir teze o günlerde gülüneceğini sanıyorum. Bugün geldiğimiz noktada; Yalçın Küçük’ün tezi geçerlilik kazanmıştır. Lakin hala gülünüyor; ne acı. Acı olan aslında gülünmesi de değil, insanların çok üst makamlardan bakarak bu insana burun kıvırmaları. Kendi çaplarını bile değerlendirmeye girişmeden; “aman canım”la başlayan içi fevkalade ‘dolu’ cümleler kurması; hakikaten acı.

Deli mi Dahi mi tartışmasına girenlerin hatta bunu manşete çekenlerin tartıştıkları ölçeğin ne tarafında yer aldıklarından şüphe etmeden devam ediyoruz. Birileri anlatmasın Yalçın Küçük’ü. Bırakalım kendi anlatsın. “Tekeliyet-1”in önsözünden;

"Ben mi? Ben, her zaman pek de yeterli olmadığım, ancak yapılmayan işleri yapıyorum. Hep ansiklopedi yazıyorum. Kimseleri beklemiyorum ve hiç arkama bakmıyorum. Hepsi benim için, bir ansiklopedi maddesi yazmak üzere 'bahane'dir. Ne yapabilirim ki, önce yaptıklarımın bir üniversite işi olduğunu düşündüm ve bir üniversitenin işini üstlendiğimi fark edince ürktüm. Sonra seksen üniversitenin işini üzerime aldığımı gördüm ve rahatladım. Çünkü, seksen üniversiteyi topladığımızda elde bir 'sıfır' kaldığını hesapladım; hepsi bir 'sıfır' ise, bana yaptığımı yapmak düşmektedir. Yazdıklarımı hiç okumuyorum; bir veya iki kez okuyacak gibi oldum; anında, daha iyi ve güzel yazabileceğimi anladım. Daha iyi ve daha güzel yazmaya zamanım yok; yazdıklarımı okumaya da vaktim yok, bir 'sömürge' Türkçesi ile 'dönmüyorum'. Söylediklerime bakmıyorum, henüz kendimi televizyonda hiç görmedim; daha doğru'yu bulmaya ve anlatmaya zaman ayıramıyorum, ama, daha az doğruya ise hiç tahammül edemiyorum.Sömürgeci Türkçesi ile, sadece 'üzgünüm' diyebiliyorum."

Birkaç nokta var. Ben söylediğimde inanmıyorlardı Yalçın Küçük yazdığında belki inanırlar: Her şeyden önce beni Yalçın Küçük’e ilk yaklaştıran şey; yazdıklarını okumuyor oluşuydu. Yazdıklarını okumayan bir yazarı okumak tam da bana göre bir iş. Megolamanlığı üzerine de ahkâm kesenler olacaktır; bırakalım kendi megolamanyaklıklarıyla kalsınlar. Türkiye üniversitelerinden (sosyal bilimler alanında) üzerinde tartışılabilecek bir metin çıktığına ben asla ve kat’a şahit olmadım, bu anlamda yukarıdaki satırları anlıyorum. Yalçın Küçük kendi kalibresini bilir ve hayli yüksektir. Eleştirenlerin çapını ve yarıçapını ise bir çırpıda ölçebilir ancak buna tenezzül edeceğini sanmıyorum, çünkü adamın derdi bu değil.

Yalçın Küçük’ü ezber bozucu olduğu için severim çünkü: Bu ülkedeki herkes binlerce kez okumuştur istiklal marşını, bugün bile ezberden okuyabiliriz. İstiklal Marşı metnine ilişkin hiçbir soru takıldı mı bugüne kadar aklımıza? Otoriterleşmeden, tektipleştirmeden söz etmeden metne ilişkin herhangi bir sorumuz var mıydı. Kendi adıma hiç düşünmemiştim. Aktaralım:


“Şimdi, sormanın ne kadar verimli olduğunu daha iyi görüyorum. Birlikte yaptığımız çok basit bir tarama ile bunları bulabiliyoruz.

Bir, 'Türkler'in 'İstiklâl Marşı'nda, 'Türk' sözcüğü geçmemektedir.

İki, 'İslâm' ve 'Müslüman' kelimelerine de rastlamıyoruz.

Üç, 'Allah' ve 'Tanrı' yer almıyorlar.

Dört, Türk tarihi ve kahramanlıklarına atıf bulunmamaktadır.

Beş, devam etmiyorum ve bu sırlı alana girmiş olanlar ile diğer araştırmacılara bırakıyorum. Her halde, bu bulgular hepimiz için yeni ve şaşırtıcı olmalıdır. Demek ki, Akif'i unutsak bile, sormak her zaman verimlidir. Çok kısa bir yoldan, İstiklâl Marşı'mızın analizine başlayabiliyoruz.

Ve, Akif'in, bazı kelimeleri kullanabilmek, yanyana getirebilmek için, şiirini ne kadar zorlamış olduğunu da tespit edebiliyoruz. Daha önce, 'Gizli Tarih'te not ettim, her dinin Allah'ını tarif eden peygamberlerdir; İslâm'da Peygamber Hazretleri, 'lâ ilâhe illâllah' diyordu, 'ilah yoktur Allah'tan başka' anlamındadır.Öyle, güzel, amma pek de calib-i dikkattir {dikkat çekicidir}, adı üzerinde 'İstiklâl Marşı', bir cenkler manzumesi olmak durumundadır; cenk edenler 'Allah-u Ekber' deyu yürüyorlardı ve Ersoy, bunu unutmuştur.

Bunun yerine "va'dettiği günler Hakk'ın" var.

Peygamber Hazretleri Muhammed'in haberini verdiği 'Allah'ın vaad ettiği günler'den haberimiz yoktu ve artık olmuştur. Bunu, bu haberdar oluşumuzu, herhalde isim-bilime borçluyuz.”

Duyabiliyorum: “eee ne olmuş yani?”. Bir şey olmamış arkadaşlar, bu bir başlangıç ve kafa karışıklığıdır ve“ben bu tadı seviyorum”. İslam dini düşünüldüğünde hangi noktasında vaat etilmiş bir gün var? Va’dedilmiş topraklar” ise herkesin bildiği bir gerçek. Yaşadıkları, gördükleri, hissettikleri herhangi bir şeyle ilgili soru sormayı aklılarının ucuna bile getiremeyenler anlayamayanlardır. Yalçın Küçük sadece ezber bozucu değil, soru sormayı öğreticidir. Yalçın Hocadan hiçbirşey öğrenemesek bile soru sormayı öğreniriz. Ve karışık kafa her daim boş kafadan iyidir.


Sabateyasit “takıntı” ve komplolar:

Amerika’da bir “Yahudi Lobisi” var mıdır? Ülke tarihleri ve siyasi yapıları hakkında azcık bilgi sahibi olan herkesin yanıtı “evet” olacaktır. O vakit ikinci soruya geçebiliriz. “Amerikada olan lobi Türkiye’de niye olmasın?” bu da artık herkesin kabul ettiği bir gerçek. Kabul etsinler veya etmesinler şu da bir gerçektir ki: bu lobinin sınırları “hür ve kabul edilmiş masonlar büyük locası”nı çoktan aşmıştır. Güzel. Meselenin diğer tarafından sormaya devam edelim: sabetaycılık ismi verilen bir olgu dünya üzerinde vaki midir? Tek bir yanıtı var: Evet. Güzel. Şimdi buradayız ve soru sormak zorundayız. Türkiye’de sabetayistler yani Yahudi dönmeleri var mıdır? Yine; evet. Bir soru daha sorup meseleyi Yalçın Küçük’le dalga geçenlere havale edebiliriz. Neredeler? Birbirleriyle bağları nelerdir? Nasıl bir yapıları var? Yaşamları ve ekonomik uğraşları nelerdir? Hadi hepsini geçtik; tek bir soru sorup kapatalım: Türkiye’de sabetayistler kimlerdir? Yalçın Küçük’ü kafayı sıyırmakla, üşütmekle, paranoyaklıkla itham eden çok bilmişlerimiz; ancak bu sorunun yanıtı verdikten sonra Yalçın Küçük’e deli diyebilir ve onu saçmalamakla suçlayabilir. Kendi söyleyişiyle Yalçın Küçük’ün kullandığı birçok yöntemden-kriterden biri isim bilim (onomastik). Hatırlatalım: Bilim Dildir. Sabetayizm gibi bir olgu gerçek ise (ki gerçektir) hiç evirmeden, çevirmeden, kıvırtmadan bu kişilerin isimlerin ortaya döktükten sonra Yalçın Küçük’ün yolu, yöntemi ve beyni eleştirilebilir. Diğer türlüsü “dış mihraklar” tamlaması kadar anlamsız ve soyut kalacaktır. Korkaklar gerçek’ten ve somut’tan kaçarlar. Soyut her daim onların sığınağıdır. Korunaklıdır, istedikleri zaman diledikleri yere kaçıp saklanabilir, inkar edebilirler. Kırılacak bir belkemiği olmayan cümleler kurmak onların işidir. Nasıl? Şöyle: “Türkiye uluslararası sermaye ile işbirliği yapmak zorundadır, ancak bunu ülke menfaatlerini koruyarak yapmalıdır” cümlesini anlayan biri varsa beri gelsin. Soyuta sığınmak ahmakların işidir.

Diğer taraftan bu ülkede bugün “sabetayizm” isminde bir olgu biliniyorsa; bunu büyük ölçüde Yalçın Küçük’e borçluyuz. Bu insandan önce böylesi bir olgu hakkında hiçbir bilgisi olmayan insanların “aman canım herkes sabetaycı ona göre” şeklinde derin analizler yapmasını gerçekten mantığa ve ahlaka mugayir buluyorum. Verilen isimlerin içinden Beyaz’ı, Sezen Aksu’yu, Cem Yılmaz’ı -boyalı basının ‘derin’ ilgisiyle- almak ve bu isimler üzerinden yorum yapmak -aynı derecede- derin bir cehaletin göstergesi.

Ayrıca Yalçın Küçük’ün kitaplarında sadece sabetayizm olgusunu bulmak okuyanın zeka seviyesine bağlı bir algılama biçimi. Althusser’in deyimiyle “yeniden okumak” gerek. Kendi içinde tutarlı ve sabetayizmden bağımsız milyonlarca satırı var bu insanın. Fukuyama ve Leo Strauss’un tezlerinden bi haber beyinlerin Yalçın Küçük’ün bu kişilerin tezlerine yönelttiği eleştirileri görmesini beklemiyoruz. Yine “Aydın Üzerine Tezler” ve “Türkiye Üzerine Tezler” okunmadan Yalçın Küçük hakkında ahkam kesmenin hiçbir anlamı, mantığı, tutarlılığı yoktur.

Bakalım, Caligula’dan:

“Demek çöküntüyü tepeleyiciye ihtiyaç var ve “tepeleyici” bir döküntü’dür. Benim kurgum işte budur. Ve çöküntüyü tepeleyici bir döküntü’dür; bulunan da aynen budur”


Kendi adıma bugün itibariyle ülkede gördüğüm tam da budur. Eleştirenler ne görür? Herşeyi geçelim yalçın küçük’ün bir tek şey söylediğini düşünelim

“Hülya Avşar’ın yaşadığı bir ülkede yaşamaktan utanç duyuyorum”

Bu cümlenin, bilimle, dil ile, sabetayizm ile yahut herhangi başka bir şeyle ilgisi yok. Bu sadece insan olmakla ve vicdanla ilgili. Utanç duymayanlar; anlamayanlardır. “Kenan Evren’in cumhurbaşkanı olduğu bir ülkede yaşamak istemiyorum” diyerek çekip giden yine Yalçın Küçük’tür. Ve “gidenler her daim genç kalır”

Ayrıyeten ve ilaveten belirtmek gerekir ki: Yalçın Küçük “fazla” bi adamdır. Bu anlamda ben Erkan Oğur’a benzetirim. Perdelerin ve tellerin yetmediğini görünce yeni enstrüman icat ederler. Caligula’nın yüzeyde olan ve kalın tezi şudur: bugün bu ülkenin başbakanı sara (epilepsi) hastasıdır ve bu hastalık halktan gizlenmektedir. Yalçın Küçük bu tezi iki satırla ifade edebilecekken taaa Roma’ya kadar gitmesi, Brütüs’e, Gaius’a arada geçen zamana, ailelerine, ilişkilerine, toplumsal ve ahlaki yapıya kadar uzanması bu durumun göstergesidir. Bir taraftan Brütüs’ün delikanlı bir cumhuriyetçi olduğunu gösterirken diğer taraftan Roma İmparatorluğunun ne menem bir şey olduğunu edebi dile çok yakın bir dille yazar. O derece ve öylesine ki sadece bu tezini yazmak için güzel bir Roma Tarihi Özeti verir. Tıpkı Erkan Oğur’a tellerin ve perdelerin yetmemesi gibi.

her şeyden daha önemlisi şudur ki:

Yalçın Küçük İnsan’dır.

“Selimiye Kışlası’nda yattım, eskiden atları bağlarlarmış, ne güzel günlerdi, konserve kutusunda sardalya misli yatabilirdik, yan yana yan yana ve kollarımızı bile oynatamazdık, kışlanın en altında, pek zaman hava sıkıntısı çekerdik. Hava’nın değerini Selimiye Kışlası’nda ve daha sonra Sultanahmet Cezaevi’nde kapatıldığımda mahzende anladım; ne demek, bir delik bulunca ağzımı yapıştırırdım ve hava çekerdim. Hava çekmek mi, yaşadığımı anlardım. Yaşamak mı, hep öğrenmek’tir ve öğrenmenin sevinci başka hiçbir yerde yoktur. O kadar öyle ki, Stefan Zweig “öğrenmenin sevinci kalmadı” notunu yazdı ve intihar etti ve bende her gün bu sevinç yükselmektedir. Selimiye Kışlası’nı, Sultanahmet Cezaevi’nin ancak farelerin yaşayabildiği alt deliklerini öğrenebildiğim için çok mutluyum. Öğrenmeseydim, kendimi eksikli sayardım, Yüce Gök’e şükürler olsun, öğrendim. Nazım Hikmet’in, Kemal Tahir’in Aziz Nesin’in yattıkları Sultanahmet’te kaldığım için çok mutluyum; doğru, benim Nazım’dan, Nesin’den ve Kemal Tahir’den ne eksiğim var! Şimdi, ne yazık, mutluluğumuzun yataklarında hedonistler yatıyorlar ve bu hapislikten daha ağır geliyor”

Hava’dan mutlu olan, cezaevinde geçirdiği günleri “ne güzel günlerdi” diye aktaran ve içi acıyan biri biz’dendir. Bize çok söz düşmüyor, yazanı ve yazılanı ayırt etmemek gerektiği tezimizi yineleyerek Caligula’nın önsözünden aktaracağız. Hayatta böyle duran, hayata böyle bakan, kantin köşelerindeki muhabbetlere ölürcesine bağlanan, çöküntüyü süpüren döküntülerden her haliyle ayrılan, mizahı ve şiiri dünyanın tepesine koyan, gülen ve isyan eden insan’dır.


“Mekteb-i Mülkiye’de kantinde bir köşemiz vardı; Ece Ayhan, Ergin Günce, Ercü ya da Ercüment Gençer, Taner Timur, Yedek Subaylarımızdan Cemal Süreyya oradaydı, her ders arasında Hukuk’tan Erdal Öz koşup geliyordu. Ben o zaman da çok aktif idim, dolayısıyla fazla boğulmuyordum, ama hepimizin boğulduğu zamandı, egzistansiyalist felsefeye göre boğulmamız gerekiyordu, Bunaltı’yı okuyorduk, Orhan Velinin şiirleri çok yavan geliyordu. Ama felsefe ve edebiyatın dışında en çok fıkra uyduruyor ve anlatıyorduk. Toplumda “saçma” o zamanlar “absurd” diyorduk, aramaya başladık. Düzenden kopuşumuz bu yolladır; hepimiz bir saçma avcısıydık.

Fıkra uydurmak, düzeni eleştirmekti. Mizah bizim silahımızdı ve henüz ateş etmiyorduk.

En iyi Cemal ve Ergin Günçe fıkra uydururdu; fıkraları numaralayıp sadece numaralarına göre gülmek, sanki bize aitti. Ergin bazen eski fıkra anlatıyordu ve biz de numarasını söyleyip geçiştiriyorduk Düzenin en büyük Fakültesinde düzenden kopma talimleri yapıyorduk.

Bütün fakülte bize uymak zorundaydı, çünkü güzel kızlar, sonunda profesörlerle evlenseler de sadece şairlere aşık oluyorlardı. Ece, Ergin, Cemal o zaman da şairdiler, Ercü tiyatrocuydu, Erdal öykü yazıyordu. Galiba en kabiliyetsizleri bendim, ama, Taner ile Ben de üniversiteye birinci girmiştik. Sonra zorlukla ikimiz de profesör olduk. Böylece aydın köşede yer edinebiliyorduk.

Bizim Üstün’de daha sonra büyükelçi Üstün Dinçmen, fıkra anlatma hastasıydı, yakaladığını gerçekten boğuyordu, sanki mecburdu, hiç gülemiyorduk; birbiri arkasına, eleştirisi ve isyanı olmayan “fıkra” sıralıyordu; Ergin, “Üstün sen sürümden kazanıyorsun” deyip susturmaya çalışıyordu. O zaman da kapitalizmi ve sürümü kötü buluyorduk. O zaman da sürümü olanlara kötü gözle bakıyorduk

Sürümü olan soysuz ve kötü’dür.

Ergin,Üstün ve ben aynı sınıftaydık. Bir de Filiz’imiz vardı, ben sınıf birincisi, Filiz galiba beşinciydi, çalışkan ve hırslıdır.

Filiz de bize yakındı, şiiri ve mizahı seviyordu. Önceleri isyancı idi, sonra bıraktı ve Üstün ile evlendi, hem Filiz Dinçmen ve hem de “ilk kadın büyükelçi” oldu. Sonra hiç şaka yaptığını duymadık.

Bizden ayrılanları Genel Müdür veya Büyükelçi yapıyorduk, Hikmet de İnal da bizim sınıftaydı, İnal Batu’yu ne çok severdim, büyükelçi olabilmek için hem mizahtan ve hem isyandan kaçtı. Oldu, ama, ben intihar edenler arasında yazıyorum

Kalıcı olan benim yazımdır

Hikmet benim en yakınımdı, daha sonra fikir kulüpleri federasyonu, arkasından sosyalist fikir kulüpleri ve daha sonra dev-genç olan fikir kulübü’nün ben genel başkanı ve Hikmet de genel sekreteri idi. Pek çok isyanda yanımda Hikmet vardı; Hikmet Çetin’den söz ediyorum, en son olarak Afganistan’a nato-valisi gönderdik.

Herhalde asıl absurd ve asıl mizah budur.

Bizden kaçanlar “büyük” oldular.

Ne yazık, büyük oldular, fakat, intihar ettiklerini bilmiyorlar. Herhalde büyüklüğün tarifinde yok oluşu bilmemek var.

Önce insan halinden çıktılar"


El insaf. Böyle duran, hayata böyle bakan bir “insan”a bu hakaretleri etmeyelim efendiler; ayıptır.

09 Temmuz 2007 Pazartesi

Özledik Seni Hasret

Sevgili Oğul !

Gazeteciler randevu isteyince önce korktum ; ola ki senden ‘rahmetli’ diye söz ederler.

Meğer bugün Anneler Günü’ymüş. Hani , hep ünlü bir işadamının, ya da milletin anasını ağlatan bir politikacının annesini seçerler ya , bu kez yarışın kulvarını değiştirmişler. Bu yıl Sivas’ta yobazların yaktığı tüm çocukların analarını seçmişler “Yılın Annesi” .

Hasret’im biliyor musun? Sana sormadan bunları anlattım diye bana kızmadın ya? En sevdiğin arkadaşlarından Kadir’le Ali Rıza çok ısrar ettiler. Dayanamadım konuştum.

Bak Oğul! Sana sormadan bir iş daha yaptım. 2 Temmuz’dan bu yana açamadığım odana da girmelerine izin verdim. Ben bakamadım sırtımı döndüm , kardeşin Güler’le Kadir gezdirdiler odanı. Biliyorum sen odana el sürülmesine hatta toplanmasına bile kızardın. Ben görmedim, ama el sürmediler hiçbir şeyine. Kitaplarına ve resimlerine bakmışlar sadece, rahat ol. Fotoğrafta çektiler Hasret’im. Sen gittin gideli üzerimden çıkarmadığım siyah elbiselerimle ‘iyi çıkmam’ dediysem de dinlemediler. Bana kır çiçekleri getirmişler Anneler Günü diye. Sivas’ta senin yanında olan, hani mızıka çalıp eğlendirdiğin çocuklar var ya, onların anaları adına da kabul ettim. Serkan Doğan’ın, Huriye’nin ,Yeşim’in, Muammer’in, ınci’nin, şu ufak oğlanın adı neydi? 11 yaşındaydı hani. Hah hatırladım Koray işte. Onun da anasıyım ben bugün. Hepsinin anasıyım. Madımak Otel’inde kim varsa Asaf’ın , Nesim’inin, Muhlis’le Leyla’nın , adını hatırlayamadığım diğerlerinin. Sen kızmazsın biliyorum oğul. Paylaşmayı seversin. Ana Sevgisinide paylaşırsın.

Hasret yavrum , Anneler Günü’nü kutlamazdık değil mi biz? Yanlış hatırlamıyorum, kutlamazdık. Geçen yıl hariç, oda yine senin muzurluğundan. A oğul, a çocuk, bana çamaşır makinesı alacaksın diye, çok kızdığın Parti’nin gecesine çıkmaya değer miydi? Baban ayın başında nasılsa alacaktı. Eskisini de tamir ettirirdik ne olacak. Bir süre daha idare ederdik. Kim bilir sana nasıl zul gelmiştir o gece çalıp söylemek. Anneler Günü’nü bahane edip o parayla çamaşır makinesi almanız için Güler’e gizlice vermişsin parayı.
.
Canım oğlum,

Senin gibi şelpeyle güzel bağlama çalan biri hala çıkmadı. Sen ‘Rüzgarın Kanatları’na’ binip gittikten sonra türkülerin dilden dile dolaştı. Bütün sanatçılar senin türkülerini okuyor. Ama çok bozuluyorum biliyor musun? Birçoğu bu türkülerin sana ait olduğunu söylemiyor. Bazı büyük bağlama ustaları da senin müziklerini alıp kendileri bulmuş gibi çalıyorlar. Deli Derviş’i senin gibi çalan yok hala. Sivas’a gitmeden önce ‘Enel Hak’ adında yeni çalışmalar yapıyordun. Yarım kaldı diye üzülme. Arkadaşların o kaseti bıraktığın kadarıyla seni sevenlere ulaştıracaklar. Senin şair yönünü bilmeyenler de yakından tanıyacaklar. Çünkü arkadaşların senin adını sonsuza dek taşıyacak bir kültür merkezi kuruyor. Sinema , Tiyatro, Müzik, Edebiyat ve Folklor alanında araştırmalar ve çalışmalar yapacaklar. şiirlerini de bir kitapta topluyorlar.

Haberin var mı bilmem ? Ankara DGM de görülen Sivas Davası’nı basına kapattılar. İyice unutturmak istiyorlar herhalde. Başkalarının hafızasından silebilirler Madımak Oteli’nde olanları. Peki ya benim yüreğimden, ya diğer çocukların analarının yüreğinden nasıl söküp atacaklar? Gazeteye niye konuştum biliyor musun? Mahkeme o kara yobazlara ne ceza verir bilmem, halkın vicdanında bir kez daha mahkum olsunlar istedim. şimdilik Hoşçakal yavrum.
.
Annen Hace Gültekin.

06 Temmuz 2007 Cuma

kışa hazırlık

Hayırlara vesile olur inşallah;)

Göçebe ruhumuzun atalarımızdan yadigar kodları benliğimizde bütün varlığını halen sürdürmekte. Gözünü kırpmadan yakıp yıkmak bu kadar korkunç mu? Eğer mimariden sözediyorsak; kırk yıl önce inşa edilmiş yapıları yıkıp yerine şekilsiz binalar yapmak korkunç; evet. Ama hiç durmadan ilerleyen, değişen, akan, güzelim hayattan ve o hayata şu veya bu nedenle dahil olan insanlardan bahsediyorsak geçmişi tahammüden katletmek o kadar korkunç olmasa gerek. Zira “doğa boşluk kabul etmez”.

Göğün yedi kat üstünden yerin yedi kat dibinden üzerimize imgeler ve simgeler atıp beynimizi bulandırırken insanoğlu “gerçek” kendini her şekil ve şart altında yaratacaktır. Bütün çabamız onu bulmaya yönelik. Çünkü “HiçbirşeyYoktanVarVardanYokOlmaz”

-mış gibi yapmanın en kötü hali; varmış gibi yapmak galiba. Gerçekte var olanlar/ olması gerekenler varlıklarını ve mevcudiyetlerini istemeseniz de koruyacak, soyut solucanlardan müteşekkil isimler ve altlarındaki rakamlar laf-ı güzaf.

Yedi yıldır kullandığımız cüzdanı kaybettiğimizde; o cüzdanın içine sığdırmaya çalıştığımız bütün anılar, yaşanmışlıklar, notlar, kocaman bir kişisel geçmiş göçüp gitmiş, üstüne de -iyi ki- kar yağmıştı. O zamanki bahar temizliğinden cep telefonumuz -cüzdanın içine sığamadığından mütevellit- kurtulmayı becermiş, bekasını koruyabilmişti. Bugün kendi özgür irademizle olmasa bile telefon aygıtını da sim kartını da değiştirmek gerek.

Telefon defterinden bir isim sildiğimizde o kişiyi bütün hatıraları ve muhtemel yaşanmışlıklarıyla hayatımızdan da sildiğimizi bittecrübe biliyorduk. Cep telefonlarının -hiç gerek yokken- yaşamımıza müdahil olmasıyla birlikte ömrümüze giren dijital rehberler bu işi daha da kolaylaştırdı. Ne garip; kim derdi ki insan silmek bir tuş yakınlığı kadar kolaylaşacak.

Ruhumuzun da insanlığımızın da bir harddiski var galiba. Hayatın kopyasını alıp yedeklemek mümkün olmadığına göre dip köşe bir temizliğe daha girişmek gerek. Onsuz olamayacağını sandığımız ancak gerçekte hiçbir anlam ifade etmeyen, yaşama dokunmayan, yazarı beceriksiz sıkıcı bir tarih kitabının satırları gibi duran bütün fazlalıkları silip yer açmak gerek. Yoksa gelecek güzel günlerin/insanların bileğinin hakkıyla işgal edeceği yere daha şimdiden ambargo koymak suretiyle haksızlık etmiş olacağız.

Elimizi korkak alıştırmamak gerek.

Tek tek numaraları silmek yerine bütün defteri kökten silip yok ettik az önce.

Görelim bakalım nic’ olcak.

29 Haziran 2007 Cuma

İnadına Harput

Al almayı daldan al
Daldan alma benden al
Duydum gelin oliysin
Dur ben ölem ondan al
Dur geberem ondan al

28 Haziran 2007 Perşembe

Harput

Meyhaneler kapısı bahtım gibi kapansın
Rindane bade içmek sensiz yasak olaydı

27 Haziran 2007 Çarşamba

Reklamlar

Ben klasik adamım, sevmemem gerekirdi, hatta hiç denememem bile gerekirdi, ama oldu bi kere işte n'apalım

kutusu da şişesi de şahaneymiş;)
.
İçelim içirelim
.
Unuttuğumuz bütün doğumgünlerine sayalım



22 Haziran 2007 Cuma

ecnebi

Yaaa işte böyle canımıniçi, insanoğlu bu, bilmemkaç flight nambırlı yani, kuş misali bir nev’i, münih üzerinden hooop italya seferi… Stockholm kapılarına kadar dayanmış göçebe köklerimiz seninkisi ne ki. “Arpa boyu, çavdar boyu, minare boyu değil, Tut ki gecelerce mısralar boyu gitmişsin..” Peki gözünü seveyim bana söyler misin; her yolun, her menzilin delisi ben değil miydim. Şimdi reva mı üzerime inşa edilen bu devasa şantiye?

21 Haziran 2007 Perşembe

maaleş

Ben dememişmiydim sana o elbiseye sığmazsın diye. O işler sana göre değildi zaten. Boşveeeer iyi olmuş böyle. Bak ne güzel işte; baş başayız rezilliğimizle.

20 Haziran 2007 Çarşamba

mesele

İŞTE BÖYLE LAZ İSMAİL

İlerleyen aydınlığın içindeyim
Ellerim iştahlı, dünya güzel.
. .................................Gözlerim doyamıyor ağaçlara
. .................................Ağaçlar öyle ümitli, öyle yeşil.
Güneşli bir yol gidiyor dutlukların arkasından
Mapushane revirinde penceredeyim.
. ................................Duymuyorum ilaçların kokusunu,
. ................................Bir yerlerde karanfiller açmış olacak.
İşte böyle Laz İsmail,
mesele esir düşmekte değil,
teslim olmamakta bütün mesele!

Nazım HİKMET - 1948

19 Haziran 2007 Salı

turna

Hep böyleydi hayat; devrin cefasını çekenler balçık altında sefasını sürenler karşı tribünde otururlardı. Olsaydı, aradığımız yanıtları birileri yazmış olsaydı, yazsaydı, olmadı. “hiçbir pul hiçbir zarfa yakışmıyor” kadar yakışıyor bize satırlar. Mazrufa değil zarfa bakanlar kabuğu yazar, içimiz hep kil, su geçirmeyen inindedir.

15 Haziran 2007 Cuma

sonsuz tecil

Köstek bir misketten gayrı ne kaldı elimizde Aman be münevver boşver Yarın iki sayfa yaşarız

14 Haziran 2007 Perşembe

unutma unutturma

Bütün metrelerin ve santimlerin
Bütün kiloların ve gramların
Bütün rakıların
Ürktüğü adam.

O çalsın biz dinleyelim, güzel güzel muhabbet edelim


Huseyni

Bestenigar

13 Haziran 2007 Çarşamba

,

Bir umudum sende
Anlıyor musun
Dayan!
Rüsva etme beni

12 Haziran 2007 Salı

haber

Eskimiş bir haziranla köstek bir misketten başka ne kaldı elimizde. Aman be münevver boşver, yarın iki sayfa yazırız

11 Haziran 2007 Pazartesi

NAH küresel ısınma ULAN

Musluklarımızı -pardon- sularımızı dikkatli kullanalım olur mu? Dünya ısınıyor, küresel ölçekte hem de. Yakında hepimiz ayvayı kızarmış olarak yiyeceğiz. Korktu itler durmadan beynimize beynimize uğulduyorlar. Bizim alamadığımız intikamı doğa onlardan alacak. Bize hiçbirşey olmaz, herhalükarda yırtmaya antrenmanlıyız. Dünyayı-doğayı-insanı falan umursadıklarından değil daha fazla kazanamayacakları için panikledi itler, daha fazla biriktiremeyeceklerinden.

Geceleri yaşadığım için yiğenim bana kızıyor, çok elektrik tüketiyormuşum, o elektriğin üretilmesi için doğayı kullanıyormuşuz, bu da küresel ısınmaya yol açıyormuş, herkes üzerine düşeni yapmalıymış, ben de herkes gibi gündüzleri yaşayıp geceleri uyusam olmaz mıymış, çok duyarsızmışım. Tuvaletin iç kısmına bir yazı asmışlar “sularımızı dikkatli kullanalım, küresel ısınmaya karşı, küresel önlem alalım” Yırttım attım. Hiç de pişman değilim.

Dillerine ne kadar bilimsel ağda sürerlerse sürsünler, kelime sayıları ne kadar artarsa artsın dünyanın bütün açıklaması. aşağı yukarı buradaki kadar

Bir dolu iyi yürekli insan şimdi küresel ısınmaya karşı önlem almaya çalışıyor kendilerince. Türkiye kyoto protokolünü imzalarsa küresel ısınma duracak(mış). Güya “duyarlı” insanlar küresel ısınmaya karşı herhangi “somut” bir faaliyette bulunduklarında kendilerinin de dünyanın da rahata ereceğini sanıyorlar, üstelik buna inatla inanıyorlar. İtlerin durumu apayrı onlar hiç umursamadan para biriktirmeye devam ediyor, kendileri gibi biriktirdikleri de fiktif. Yoldaki dilencilere sadaka verip manevi mastürbasyon yapanlara benziyor halihazır insanlık hali. Hiç fark etmeden doğaya dilenci muamelesi yapıyorlar. Dilencilere sadaka verip rahatlayanlar unutmasın: Doğa sadaka kabul etmeyecek. Aksine sadaka vermekle görevli. Doğanın sadakası zaten bizatihi insanoğlunun kendisi değil mi. Kimsenin işin köküyle kökeniyle ilgisi kalmamış. Onlar sol ceplerinden dilencilere sağ yüreklerinden doğaya sadaka vererek mastürbasyon yapsın, yoksulluk da küresel ısınma da son bulsun. Oh be ne ala mualla.

Bir sonuca yol açan nedenleri düşünmek yerine, sonucun etkisini azaltan önlemleri tartışmak nasıl bir beyinsel faaliyetin ürünüdür gerçekten şaşıyorum. “Küre” nasıl ısınmışsa ısınmış hiç mühim değil, biz şimdi bu ısınmayı nasıl geciktireceğimizi düşünelim öyle mi?

Nihayetinde dünyanın başındaki dertlerin çoğu -belki de tamamı- mülkiyet sorunundan kaynaklanmıyor mu daha dolaylı bir ifadeyle mülkiyet hırsı dünyanın ve insanlığın çanına ot tıkamıyor mu yani.

Tamam en azından girizgahı çok uzatmayalım. Bu kez “dünya bir gaz ve toz bulutuydu”dan başlamayalım. Ama hiç değilse müsaade edin de “Nedir insanın hayvandan farkı?”ndan başlayalım, olmaz mı? Kimse kusurumuza bakmasın başka türlüsü olmaz. Biz onlar kadar maharetli değiliz 51 önlemle (52 değil, haşa 50 de değil, tam 51 önlem küresel ısınma için) küresel ısınmaya “bireysel” önlem alamıyoruz. Nedir insanın hayvandan farkı?

Peki onların dediği gibi olsun, insanı hayvandan “düşünmek” ayırsın. İnsan düşünerek ne yapmış peki, hadi bakalım! Düşünmüştür kabul, ama düşünüp de ne yapmış bu insanoğlu? İtler bunu bilmez, bilseler de söyleyemez, söyleseler de anlayamazlar. Şunu yapmıştır: üretmiştir, doğayı bilinciyle yeniden üreterek sonuçta kendi hayatını nesneleştirmiştir. Şöyle ki; hayvanın kendisiyle hayat etkinliği özdeştir. Hayvan doğar, yer, içer, sıçar, çiftleşir ve ölür. Etkinliği ile kendisi özdeştir yani başka bir şey değildir. Oysa insan bilinçli bir tür varlığı olarak kendi hayatını kendi dışına çıkarmış ve nesneleştirmiştir. Bunu da yalnızca ve yalnızca üreterek yapmıştır. Çoğalmış, işbölümünü yaratmış, altyapısını ve üstyapısını kurmuş, ancak ilkin doğayı kullanmıştır. Gerçekte insanla hayvanın temel farkı da bu kadar basittir, doğayla kurduğu ilişkiden kaynaklanır. İnsan doğayı yeniden üreterek kendi hayat etkinliğini hayvandan ayırmış ve varoluşunun bilinçli nesnesi haline getirmiştir. İnsan doğayı bilinciyle yeniden üretmiştir. Sadece mevzubahis bu üretim onu insan kılmış, hayvandan ayırmıştır. Evet hayvan da üretir lakin hayvan sadece kendi varlığı için üretir, insan yaşamı için üretmeyen tek varlıktır. Yani insanı insan yapan doğanın kendisini kullanmamıza izin vermesidir.

Doğayı da kendi içinde ikiye ayırabilirmişiz: organik olmayan doğa (hazır bulunan doğa) ve organik doğa (insan tarafından işlenmiş-yeniden üretilmiş doğa). İnsan da bu anlamda -bir varlık olarak- organik olmayan doğanın bir parçasıdır. Kabul mü? Kabul. Bugünden sonra da insan türünün devamı için doğayı kullanmak zorunda çünkü i) doğa insan için dolaysız bir yaşama aracıdır, hava su toprak olmazsa yaşayamayız gibi ii)doğa insanın yaşam etkinliğinin gereci, nesnesi ve aracıdır. Kısaca doğa insanın organik olmayan bedenidir. Neymiş? Doğa insanın organik olmayan bedeniymiş. Köpekler ayırt edemezler. Ayrıca insan fiziksel ve manevi hayatını sürdürmek için doğaya muhtaçtır, zaten kendisi de doğanın bir parçasıdır. Ama itler kendilerini her şeyin sahibi sanarak havlar ve öyle yaşarlar, sanırlar ki doğa onlara muhtaç, bilmezler; biz doğaya muhtacız, muhtaç bile değiliz aslında, onun basit, sıradan bir parçasıyız. İnsanoğlu tarihinde bilinçli bir varlık olarak doğayı üretmiştir, ne olmuşsa bu üretimde olmuştur zati. Başımıza ne gelmişse güya gelişme sanılan sanayi devrimi ve sonrasında gelmiştir. Önü sonu milyonlarca yıllık tarihimizde son ikiyüzyıl içinde üreyen itler doğanın anasını bellemiştir. Niye? Daha fazla para kazanacaklar. Niye? Güya insanoğlu daha rahat yaşayacakmış. Yalan efendim yalan, külliyen yalan.

Şimdi bu dünya dönüyor ya. Nasıl dönüyor? İnsanoğlu öyle veya böyle üretiyor değil mi, hayatını nesneleştiriyor ki hayvandan ayrılsın. Çalışıyor yani benim gibi, sizin gibi, onlar gibi veya, ben de çalışıyorum, bişey üretiyorum. Lakin bu noktada bi pislik var, ısınma da bu pislikten kaynaklanmıyor mu yani. “Yabancılaşma” diyor bilenler buna. Ben çalışıyorum, bir şey üretiyorum, hadi bu ürettiğim şey de insanlık için faydalı bir şey olsun, “kıyafet” diyelim. Çalışanlar bilir, ben ne kadar çalışırsam çalışayım aldığım para değişmez. Ama meselimiz bu değil, daha küresel ısınmaya geleceğiz. Ben kıyafet üretiyorum kardeşim, bunu da insanlar kullanıyor, bu kıyafeti ömrümü satarak ben üretiyorum. Aslında sizin giydiğiniz o kıyafetler benim ömrüm. Ömrü hayatımı benim dışımdaki dışsal bir şeye aktarıyorum, o kıyafet benim ömrüm oluyor. Sanırız burda anlaşılmayacak bir şey yok. Basit değil mi yahu, ben ömrümün on saatini satıyorum, karşılığında kıyafet üretiyorum, o kıyafet aslında maddi olarak kıyafet ama özüne baktığınızda benim ömrümü göreceksiniz. Onu üretirken geçirdiğim ömrümü, sattığım hayatımı, geçen günlerimi, benliğimi ve bilincimi göreceksiniz. Formülümüzde fiziksel meta yerine düşünsel çabanın sonucu olan herhangi bir değer de verilebilir: tiyatrocunun ortaya koyduğu yapıt, edebiyatçının eseri, bankacının raporu v.b.

Hadi biraz daha açıp bir diğer köşesine bakalım: Ben ne kadar üretirsem, üretimin gücü ve kapsamı ne kadar artarsa, ben de o kadar yoksullaşırım. Ne kadar çok kıyafet (meta) yaratırsam kendim ve ahir ömrüm de bir meta olarak o kadar ucuzlar. Çünkü şeyler dünyasının artan değeriyle doğrudan doğruya orantılı olarak insanlar dünyası değersizleşir. Bu durum böyleyken böyledir ve aslında bu kadar da basittir. Şeyler dünyası ile insanlar dünyası, daha dolaylı bir ifadeyle; ‘şey’ler ile ‘insan’iler her zaman karşıttır. Çok basit, ilkokul çocukları bile biliyor artık; bir şeyden çok bulunursa, onun fiyatı düşer. Ben ne kadar çok kıyafet üretirsem, insanoğlu ne kadar çok kıyafet üretirse, o kıyafetlerin fiyatı düşer, dolayısıyla benim ömrümün değeri de düşer. Garip öyle değil mi? Diğer taraftan ben ne kadar üretirsem üreteyim maaşım hiç değişmeyecek. Nereye gidiyor bu kadar para hiç anlamadık ki. Şimdi basbasbağırsınlar “üretelim” naraları eşliğinde kına yaksınlar. Üretelim üretmesine de kimse sormasın mı “niye üretiyoruz ulan” diye, “kimin için, ne üretiyoruz” diye sormasın değil mi kimse. Görünüşte sorsunlar ama yanıtları geçiştirsinler. Yahu ben bu kadar çok çalışıp ömrüm bu kadar çok ucuzlayacaksa niye üreteyim diye kimse sormasın, bu kadar çalışıyorum ama ancak yaşamımı idame ettirecek kadar kazanıyorum diye sormasın kimse. Peki sormasınlar, ama korksunlar, çünkü küresel ısınma geliyor, doğanın intikamı fena olacak.

Ben çalışarak ve para kazanarak hayatımı ürettiğim nesneye (kıyafete) koyarım, ama artık hayatım kendimde değildir, hayatım nesneye aittir, nesnede cisimleşmiş, nesnelleşmiştir. Dolayısıyla üretim etkinliğim ne kadar fazla olursa, benim nesnelerden yoksunluğum da o kadar artar. Çünkü benim ürettiğim ürün benim değil, birileri için çalışıyorum, benim maaşım hiç değişmiyor. İşte bu yüzden, ürettiğim ürün ne kadar büyükse, ben de o kadar küçüğüm. Şimdi ben bir kıyafet üretiyorum ve ben bu süreçten dışlanıyorum ya, bu sadece ömrümün bir nesne, dışsal bir şey olduğu anlamına gelmiyor; aynı zamanda şu anlama geliyor: Benim dışımda ve benden bağımsız, benden başka bir şey olarak var olduğu, karşıma dikilen bağımsız bir güç olduğu anlamına da geliyor. Çünkü benim nesneye (kıyafete) aktardığım hayat, yabancı ve düşman bir şey olarak kendi karşıma dikiliyor.

En son ben bir kıyafet üretmiştim ve buna yabancılaşmıştım. Doğayı bilincimle yeniden üretmiş hayvandan ayrılmıştım. Lakin bu sadece bir sonuçtur. Ben bu sonuç ortaya çıkmadan, bu üretim esnasında da kendime de yabancılaşırım. Valla billa. Böyleyken böyle işte.

Aslında tam olarak şöyle;

1) Ben çalışırken mutlu değilim, bunu herkes bilsin, çalışırken mutlu olan bir tek insan var mı şu koca dünyada. Varsa da umrumda değil ben çalışırken mutsuzum kardeşim. Mut-su-zum. Başka şeyler başka işler yapmak istiyorum. Dağ başına gitmek, kıyı kasabasına yerleşmek gibi hayallerim var en ütopiğinden. Yahut insanlığa faydalı bir şeyler yapmak istiyorum, sadece para kazanmak için kıyafet üretmek bana çok koyuyor. Ürettiklerimin işe yaramasını istiyorum. Ürettiğim maddi/manevi nesnenin benim karşıma düşman olarak dikilmesini hazmedemiyorum. Zamanımı enerjimi ve beynimi işime yoğunlaştırıyorum ama bu iş ve ürettiğim kıyafet ben değilim yahu ben değilim. Ben bunların dışında başka bir şeyim. Neyi ve Niye ürettiğimi bilmeden üretmek bana göre değil çünkü. Ben ancak çalışmadığım zamanlarda ben olabiliyorum. Kitap okurken, müzik dinlerken, arkadaşlarla dağ başında muhabbet ederken, tiyatroda sinemada, mesaisaatlari çıkışında, haftasonlarında ben ben oluyorum. Bari burda anlaşsın insanoğlu, çalışmadığımız zamanlarda biz biz oluruz. Dolayısıyla sadece sonuçta, ürettiğim metada değil o kıyafeti üretirken bile kendime yabancılaşıyorum. Onu üretirken ben ben olmuyor, başka biri olup çıkıyorum. (Bu duruma da 51 önlem bulabilecek misiniz bakalım)

2) Bu gerizekalılar yalan söylüyor. Çalışmak “insani bir ihtiyacın karşılanması” falan değildir. İdneler üfürüp duruyor. Bana aldığım maaşı hiç işe gelmeden verin bakayım işe gelir miyim. Benim kariyer planlarım falan yok, nedenini sormadan marjinal biriktirme temayül katsayım sizinki kadar değil, aslına bakarsanız umrumda bile değil, paraya ihtiyacım var, sadece ve yalnızca bana verdiğimiz maaş için çalışıyorum. Şimdilik bu “küresel zorunluluğu” nasıl yarattığınızı düşünmeyelim. İnsani başka ihtiyaçlarım için zorla çalışıyorum, kısacası ben isteyerek değil zorunluluktan çalışıyorum (nokta). Çalışmak bir amaç değil araçtır, beni çalışmaya zorlayan etkenler ortadan kalkar kalkmaz “vebalıdan kaçar gibi” kaçacağım çalışmaktan (onlar bu durumu yoksayabilir ancak onlar ne derse desin bu böyleyken böyle, asla ortadan kaldıramazlar)

3) Ben kendim için değil, başka biri için çalışıyorum, yani aslında ben çalışırken kendimin değilim bir başkasına aidim, dolayısıyla benliğim ve beynim ruhum da benim değil bir başkasının, çalışırken bütün bunları yitiriyorum. (kendi işini yapanlar kendini kandırır, nihayetinde ihtiyaçları için başkalarını zengin ederler ve her ne yaparlarsa yapsınlar bütün bu kendine çalışanlar büyük sermaye denizinde bir tek dalga, tırnak pisliği bile olamazlar, onlara bağımlılar, yaptıkları yapmadıkları herşey düzeneğin işlemesi için çarkımsı bir araç)

4)Hayvanlaşma: Bütün bu sürecin sonucunda benim insani özelliklerim hayvanlaşıyor, hayvani özelliklerim insanileşiyor. Kendime ait birkaç tane edimim var; yemek, içmek, çocuk yapmak. Bütün bunlar aslında insani olmasına rağmen gerçek insani özelliklerden soyutlandığı anda tamamen hayvani özelliklerdir, ben sadece yiyen için ve çiftleşen bir hayvan oluyorum. Bütün bunlar yabancılaşmanın ikinci aşamasıdır, ilk aşamasında ben ürettiğim eşyaya yabacılaşıyordum, bu şey’in yabacılaşmasıydı, son yazılanlar ise kendime yabancılaşmam.

Dolayısıyla yabancılaşma ne yapıyormuş?

1-)Her Şeyi Bireysel Varoluşun Bir Aracına Dönüştürüyormuş: Yabancılaşma; hem insanın türsel varlığını hem doğayı hem de manevi türsel özelliğini insanın dışındaki bir varlığa yani bireysel varoluşun bir aracına çeviriyormuş. Son derece basit: Nasıl ısındı bu dünya? Biz bir lokma bir hırkaya çoktan tav olmuştuk, basit hayatlarımız var, tarih boyunca bizim hayatlarımız da kullandıklarımız da ihtiyaçlarımız ve isteklerimiz de son derece kısıtlıydı. Muhabbetlerimiz küreyi ısıtmaz ki. Bu şerefsizlerin hem de gerçekten üç beş tane şerefsizin daha fazla kazanma, daha fazla biriktirme, daha fazla sahip olma hırsı mahvetti bu dünyayı. Ve mahvetmekte hala. Her ne yaptılarsa insanlar için değil sadece harcayamayacakları paraları için yaptılar, hırsları için, mülkiyetleri için, sahip olmak için. Bunun için çalıştılar, bunun için ürettiler, bunun için tükettiler, tükettirdiler, bunun için bütün dünyaya kıydılar. Sadece ve sadece daha fazla para kazanmak için yaptılar. Dışarıdaki doğayı, insanın manevi özününü, insanca varlığını; yabancılaştırdılar, insandan ayırdılar, insanlıktan çıkardılar. İnsanı kendi bedeninden bile uzaklaştırdılar.

2-) İnsanı İnsana Yabancılaştırırmış: Nasıl ki insan işine, ürettiği ürüne ve kendisine yabancılaşıyorsa, öbür insanların işiyle, ürünüyle ve öbür insanın kendisiyle de yabancılaşır. Aslında insanın türsel özelliğinin kendisine yabancılaştırıldığı önermesi (bireysel); bir insanın öbürüne ve iki insanın da kendi öz doğalarına yabancılaştırıldığı anlamına gelir (toplumsal). İnsanın yabancılaşması ve aslında insanının kendisiyle bütün ilişkileri, insanının başka insanlarla ilişkilerinde gerçekleşir ve dile gelir. (kimse birbirini anlamaz, dinlemez, sevmez, herkes yalnızdır, güvenmez, insan insana güvenemez, çünkü babamıza bile güvenmeyecekmişiz, her koyun kendi bacağından asılırmış-peh)

3-) İnsanı Doğaya Yabancılaştırırmış: Hayvan hayvan gibi yaşar, bütün hayat etkinliğinin toplamı yine kendisine eşittir, yer içer çiftleşir. Oysa insan bilinçli bir tür varlığı olarak hayat etkinliği ile özdeş değildir, çünkü insanın hayat etkinliği bilincinin bir sonucudur. İşte insanla hayvan arasındaki en büyük ayrım da budur. Hayvanın hayatı ile kendisi ise özdeştir, İnsanın hayatı ise artık “nesne”dir (Bkz: İnsanın hayat etkinliği nesnedir-ürettiği kıyafet de öyle) Çünkü insanın bilinci, hayvandan farkı yani düşünmesi yani üretmesi, insan hayatını bir “nesne” haline getirmiştir. İnsanla hayvan arasındaki tek fark budur. Oysa ki yabancılaşma (doğrudan sonucu maddi çıkar-para) bu ilişkiyi tersine çevirir. Yabancılaşma insanı ürettiği eşyadan ve kendisinden yabancılaştırırken aynı zamanda doğadan da yabancılaştırır. Sizin küresel ısınma dediğiniz şey de bu kadar basittir. Çünkü doğayı hoyratça kullanır. Kimin için? Bir avuç şerefsiz adam için, birkaç tane şerefsiz daha fazla para kazanacağı için. İnsan türünün hayatı için gerekli olan doğayı bireyin hayatının bir aracı haline çevirir. Önce bireyin hayatıyla, türün (toplumun) arasında bir ayrım yapar. Türün hayatını bireyin hayatının bir aracı haline getirir, önemli olan bireydir, bütün bir toplum ve bütün bir doğa bireyin amacını gerçekleştirmesinde kullanılan bir araç haline gelir.

Birileri dünyayı parça parça ele geçirdi, hala da sahip olmaya kalkıyor doğaya, iktisapları sınır tanımaksızın artıyor. Tek amaçları, varoluşlarının tek anlamı bu sahiplenme hırsı. Sizin küresel ısınma dediğiniz şey buradan kaynaklanmıyor mu. Doğaya verdikleri zararın tarihi ne kadar eskiye dayanır? 200 yıl diyelim mi, yahut biraz daha net bir dönem vererek “sanayi devrimi” diyelim. Yahut onların istatistiklerine güvenerek küresel ısınmanın tamamının son 50 yılda ortaya çıktığını kabul etsek ne değişecek? Bu iş nasıl oldu? Dinamikleri neler? “Küre” nasıl ısınmışsa ısınmış hiç sorun değil, biz şimdi bu ısınmayı nasıl geciktireceğimizi düşünelim öyle mi? Bir sonuca yol açan nedenleri düşünmek ve bu nedenleri ortadan kaldırmak yerine, sonucun etkisini azaltan önlemleri tartışmak beyhude bir beyinsel faaliyetin ürünü(dür) –nokta-.

Şimdi sularınızı ve elektriklerinizi daha dikkatli kullanın. Kesin küresel olarak ısınmaktan bireysel olarak kurtulacaksınız.

07 Haziran 2007 Perşembe

Dışkapı SSK

Ülke üzerine ahkam kesen çokbilmişlerin tüm sözlerinin büyük bir kesinlikle yanlışlanıyor. İtlerin tamamı düşünceleriyle birlikte çırılçıplak ortada kalıyor.

Ben bu ülkeyi severim, her şeyiyle severim, midemi bulandıran bütün pisliklerini bilerek severim. Hastanelerini sevmem, sevemem. Her adımımı attığımda bıçak sırtı bir denge yaratıyor bünyede. Bizimkisi mühim değil iki günlük iş, girer çıkarız, lakin bu ülke insanı için göğsümüzün sol tarafına ağır bir sancı saplanıyor. Büyüklük, derinlik, hacim, desibel tanımayan bir hiddet. Rengarenk turnusol hastaneler. Dünyanın en kesin dengesi. Hayatın somut gerçekleriyle bildiklerimizin-hissettiklerimiz uzlaşmaz çelişkisi. Gerçeğin ta kendisi. Ülkenin yüzde yetmişini öldürebilme ihtimali.

Mezbahalardan beter ameliyathaneler. Enaz yirmi kişiyi içine doldurdukları hastaları kirli perdelerle ayıran koridordaki sedyeler üzerinde acil servis hastaları. Gece bir saatten sonra “güvenlik” gerekçesiyle arka kapıyı kapamalarından mütevellit dışarı çıkmak için yoğun bakımdan geçip, ölüme yakın gözlere bakarak asansöre binmeler. Sigara molaları için acil servis girişlerini ve çıkışlarını kullanmak zorunluluğu. Fayanslar üzerindeki kanların papasla yalapşap yıkanması.

Hastane Hatırlatma Notları (%10)

1-Bu ülkeye bir şeyler değişecekse, ne kırdan ne kentten değişecek, hastanelerden değişecek hastanelerden. (o yüzden bu ülkede hiçbirşey olumluya doğru değişmeyecek)

2- Hastaneye işi düşüp de ülke meselelerinin özünü görmeyen/göremeyen tüm yoksul halkın tez zamanda ağzına sıçılmalı- bu konudaki daha yaratıcı fikirler için yarın sabah erdener abi ve kıllanan adamlarımızı bir ara, fikir teatisinde bulun(memleketin neresini tutsak elimizde kalıyor, sağlık sistemini tuttuğumuzda elimizde kalacak bir şey bile kalmadı, hizmet alanların hiçbirşey umrunda olmadığı gibi bu da umrunda değil)

3-Bu ülkenin en kolay alkol sokulan kamu binaları; hastaneler olmalı. Hiç kimse sana, elindeki ne, bunu nereye götürüyorsun veyahut bu poşetin içinde ne var gibi sorular sormuyor, o yüzden markette vişnenin yarısını döküp içine votka koymaya tenezzül etme, ama ihtiyatlı davranmak her daim iyidir, unutma. Gece üçte bir taksiye atlayıp kolaylıkla vişne votka bulunabilir- şoförü iyi seç, onlar en yakın yeri bilir. Eğer bu yapılacaksa kokmayan ve diğer hastaları rahatsız etmeyen içkiler seçilmeli. Geceler boyunca canın da ruhun da fena halde kararıp seni boğacak gibi oluyor. Bu aşamada yangın merdivenleri “vişne suyu” ve sigara içmek için en uygun mekanlar, genişletilmeli, hatta hastanelere kocaman balkonlar yapılmalı.
Unutma hastaneye şiir kitabı götürme, hiç tat vermiyor, olmuyor, roman falan da okunmuyor, gazete veya dergi belki, ama kitap yakışmıyor oraya, dünyanın bütün kare ve çengel bulmacaları tamamen gereksiz saçmalıklar bütünüdür, unutma, bir işe yaramıyor, sudoku dedikleri şey rakamlarla ilgili bişey, hiç işim olmaz, uzak dur (-kısa dönemde geçerli tahlil!)

4-Öleceğini sanan ve acı çeken hastaları, diğer zorunlu ikametçilerin uzağında tutmak gerekli, ahlar oflar eşliğinde diğer hastaların moralini bozuyorlar. Daha çok acı çeken ve durumu daha ciddi olan hastaların gıkı çıkmazken, bağırarak inleyen ve gece boyunca ortalığı ayağa kaldıran hastaların mümkünse boğazlarını kesmeli -o zaman seslerini keserler belki- hazır kesmeye başlamışken; kendi yakının canını diğer hastaların canından daha kıymetli sanan ve “ben kimim biliyor musun” naraları eşliğinde işlerini yapmaya çalışan insanlara bağıran hatta küfreden hasta yakınlarının boğazı da -salâvat getirmesine müsaade etmeksizin- bir çırpıda kesilmeli; kesmek fiilini çok seversek, bir mezbaha kurup, dünyada hiçbir hakkına sahip çıkmayan, hiçbir haksızlık karşısında tavır almayan, hastaneye düşünce de “benim tedavimi yapacaksın, mecbursun, işin bu” sözleriyle gücünü ve iktidarını hastabakıcılar, hemşireler ve doktorlar üzerinde test edenler de seve seve mezbahaya alınmalı


5- “Hasta Ziyaretçi Saatleri” yazan tabelalar kolaylıkla alaşağı edilebilir. Bir refakatçi kartı 7.5 YTL’den çıkarılır, bir hasta için birden fazla refakatçi kartı çıkarmıyorlar. (o kadar da değil) Biri inip, refakatçi kartını diğerine vererek 24 saat ziyaret sağlanabilir, abartmamalı kimse rahatsız edilmemeli -uzun süredir koğuşta kalan hastalara ve hasta yakınlarına “koğuş ağası” muamelesi yapıp, gönüllerini hoş tutmalı, zaten gönüllerini hoş tutmak için gösterdiğin çabalara en kolay rıza gösteren ve kolayca mutlu olan insanlar bu koğuş ağaları

6-Hastaneleri emanet ettikleri özel güvenlikçiler hariç olmamak üzere, üniforma giyenlerin çok yüksek bir oranı, üniformalarının niteliğine bakmaksızın, iktidar hırsıyla yanıp tutuşur, kendilerini bi bok sanır, diğer taraftan, özel hastane açılmasına izin vermek yetmezmiş gibi, sonrasında ülkenin kaynaklarını buralara aktarmakla kalmayan, üstüne üstlük yemekhanesinden, güvenliğine, temizliğinden otoparkına kadar kamu hastanelerini özel sektöre devredenlerin arka taraflarını çevirip Shaquille O’neil isimli güzide insana havale etmeli, o ne yapacağını bilir, üç atış yüzdesi iyidir

7-Not et: SSK hastanelerinde doktorlar ücretsiz olarak yapmaları gereken ameliyatlar için ne kadar koparabilirlerse o kadar para alır, pazarlığa tabiler. Hemşireler ise çay-şeker parası alır-25-30YTL kadar (doktorlar ayrıca ameliyata girmeden özel işyerlerinden “muayene ücreti” adı altında malı götürür-mevzuatına bak, zaten devlet hastanelerinden maaş almalarının tek nedeni özel hastalarını bulacak mekanlar yaratma -portfolyolarını çeşitlendirme- isteğidir, basit bir hesapla -ceterus paribus- bizimki bugünkü 8 hastalık performansını aya yayabilirse maaşı 96 milyar tl.ye tekabül ediyor

8-Bütün sağlık çalışanı arkadaşlara hak vermeli, işleri çok zor, hepsinin bütün mızmızlanmalarını çekmeli, bütün gerginliklerinin nedenini anlamalı, onlara hiçbir zaman kızmamalı, arayıp hal-hatır etmeli, sevmeli, okşamalı, şefkat göstermeli, onlara karşı en ufak kötü bir söz etmemeli, tanrı seni tıp fakültesine göndermediği için ayrıca şükretmeli, diğer taraftan bütün hastaları ve hasta yakınlarını da anlamalı çünkü bütün sağlıkçılar külliyen puşttur

9-Ülkenin yetenekli sağlıkçıları var, hiçbirşeye akılları ermiyorsa, bütün sağlık sorununun çözülmesi için sadece delikanlı birkaç adım atsınlar, o bile yeter. Fiscal policies ile öncelikle mali yapının düzene konulması, özel hastanelerin içindekileriyle beraber kamu hizmetine açılması, isteyenin dilediği yerden sağlık hizmeti alması (kimse hastaneye gitmek istemez -talep arz ve piyasa fiyatı ilişkisi, arzın yeterli olduğu aşikar, talep zaten kısıtlı-bu fiyatı nerenizden uyduruyorsunuz idneler) tıp fakültelerini sağlamlaştırıp, sağlıkçılara insana yaraşır maaş verilmesi (bütün tıbbi satış temsilcilerin lağvedilmesi, rüşvetlerinin bir kısmını alan doktorların kalan kısmını da tıbbi satış mümessillerinin müsait yerlerine monte edilmesi-ömürleri boyunca demonte edilemeyecek şekilde-bu temsilci meselesi önemli-not et)

9.5- Şöyle sonlara doğru tam bu bölüme ek bir madde koyup torpil yapılmalı. Bizim için çok önemli değil ama -çünkü yok- hayattaki en değerli varlığı arabası olan Ender ve türevleri için hastanelere çağdaş otoparklar yapılmalı. (yuh artık Ender! “kapalı” olmaz “çağdaş” dedik ya) Ayrıca yine Ender’in çizdiği projeye göre ambulanslar şöyle şurdan gelip doğrudan hastanenin acil servisinin içine kadar girmeliymiş. Ambulanstan sedyeyle alınan hasta böylece hiç üşümeden doğrudan doktorlara ulaşabilirmiş, hatta ambulansın içeri girdiği yere bir asansör konulup hasta istediği kata hemen çıkarılabilirmiş (bak bu iyi fikir Ender, yapalım bunu- ayrıca bizim Çetin bu diyeti tövbe uygulamaz, ilk günden mızıkçılığa başladı. Bi sorup soruşturalım bakalım bu herifi biz neyle doyurabiliriz-bu imkansız işte hemen unut!)

10-Bütün ortaokul, lise ve üniversite öğrencilerine ayda bir kez uygulamalı “hastane ve cenaze” dersi verilmesi. Bu müfredat öğrencilerin yaş ve ruh durumuna göre kolaydan zora doğru ayarlanmalı. Bütün öğrenciler en az ayda bir kez acil serviste 12 saat geçirmeli, bir cenaze sürecini bütünüyle izlemeli. 25-55 yaş arası bütün insanlara da bu dersler boyunca öğrencilere refakat görevi verilmeli (insanoğlu bazen çok unutkan olabiliyor, hiçbirşeyin kadrini kıymetini bilmiyor –Memet! büyük harflerle not et ve önce kendine hatırlat bi zahmet!)

0000-“çok şükür, çok şükür, bugünü de gördük, ölsem gam yemem gayrı”nın resmi yok, boşuna arama, kitabını bul oku veya müziğini dinle, mümkünse kitabını okurken müziğini dinle. Hatta bütün bunları yaparken, eğer becerebilirsen, fermantasyondan geçirip iki kere damıtarak şarabını da içebilirsin. Ayrıca azıcık delikanlı ol da bıdıbıdı edeceğin yerde yiyorsa şu sigarayı artık azalt!!!

06 Haziran 2007 Çarşamba

yafta

Kocaman bir tabela yazıp boynuma asasım, yaşadığım bütün odaların duvarına kırmızı yağlı boyalarla yazasım var:

Dört yanım puşt zulası,
Dost yüzlü,
Dost gülücüklü
Cigaramdan yanar,
Alnım öperler,
Suskun, hayın, çiyansı.

04 Haziran 2007 Pazartesi

haber

Ölüm haberleri gelmeye başladı yine. Bu yıllık gelen haber son olsun. Hatta mümkünse birkaç yıl daha haber falan almayalım artık. Memleketin dört tarafını kanser kuşatmış. Böyle işte bu dünya. Lakin üçüncü kez kavradık: Her ölüm erken değildir (nokta)

Ölüm kardeş! Hani sen bize de uğrayacaksın ya; hanı bir Pazar sabahı kahvaltı sonrasında. Ulan azcık yüreğin varsa, muhannede muhtaç etmeden gel, gel geleceksen. Elden ayaktan düşmeden. Kendi kafamıza sıkacak kadar gücümüz henüz varken. Gel. Gelecek-sen.

Benden boş yere umma; asıl sen teslim ol, diz çök ulan karşımda

Can için yalvarmam sana

31 Mayıs 2007 Perşembe

Kaktüs

Özdeşleşme eğilimi olup olmadığını henüz bilmiyoruz lakin şahane bitki şu kaktüs. Nazlı değil bi kere, su vermişsin vermemişsin umrunda olmaz. Su yerine bira mı verdin, üstüne rakı mı döktün hiç farketmez. Ağır oturaklı paşadır; sevgi ve şefkat dilenciliği yapmaz. Bir de öyle diğer çiçekler gibi yavşak yavşak sevip okşatmaz kendini.

Bütün bu kıyakları yetmezmiş gibi yılda bir kez, sadece ve yalnızca bir tek günlüğüne tüm güzelliğini gözler önüne serer. Görebildik bu sene çok şükür; darısı seneye…

30 Mayıs 2007 Çarşamba

itakicilere

Aslında buradan başlayıp sonra da maharetli bir dicey ritmiyle sesi kıstıktan sonra birden “kızıl elma, itaki, maçin, uzun yola çıkmaya hüküm giydim” şeklinde volüm yapabilirdik. Ama işte; işler, güçler, keyifsizlik, yorgunluk vesaire…
"yollar geçiyor içimden yollar ahh yüzyıllar"

29 Mayıs 2007 Salı

Hayvanat Bahçesi

Böyle işte. Bir şarklı garba gidince uçaktan inip doğruca hayvanat bahçesine dalar. Her şey ilgi çekici, her mimari değişik, her insan yüzü farklıdır. Hemen bir harita bul, görülecek yerleri işaretle, mümkünse bir turizm informeyşın bureau. Tüm sokaklara ayak basılmalı, bütün kahveler içilmeli, tatlılar tadılmalı, trenlerle seyahat edilmeli (ulan ne güzel be) bütün barlara girilmeli, insanlarla tanışılmalı gramatik açıdan doğru cümleler kurulmalı, biraz da ülke tanıtımına katkı belki. Nasıl yaptılar bunu? Eğer bahçenin ziyaretçileri bizsek hayvanlar nasıl göreli izleyici kılındı. Koca kıtayı nasıl kafese çevirdiler, kafesin dışında biz, içinde garplılar, ama bi pislik var bu işte, bilet almak için para ödemiş miydik, tam bir açıkhava müzesi, üstelik biletsiz, parayı da onlar ödemiş, sırf kafesi izlememiz ve sanki şaşırmamız için. Sonrası; iyilik güzellik biraz oryantalizm çokça Edward Said.

28 Mayıs 2007 Pazartesi

Haftasonu

Hani herkes şöyle böyle oldu, şunu yaptık, bunu gördük diyor ya dildöndürülemeyen ve sövülen bloglarında. Biz de anlatalım istedik haftasonumuzu. Muhteşem bir haftasonuydu efendimiz; ömrümüz gibi doludolu geçti. Kutsal cuma gecesini anlatmayacağız ama cumartesi sabah 10:44 itibariyle uyandık. İlk sigarayı yakmadık, inatla kahvaltı yapana kadar bekledik. Onbeş yirmi dakika daha içmemeyi becerebilseydik belki tümden bırakacaktık. Günün ilk sigarasının hayat gibi olduğunu bilir misinz; hiç tahammül etmez bekletilmeye, affetmez. Ama biz büyük bir cesaretle beklettik sigarayı. Hayatımızı mı? O konuya girmeyelim şimdi, zira yeri de zamanı da değil.

Uyuruyanık gözlerle dışarı attık kendimizi. Gelip geçerken gördüğümüz, yerini ve davetkar ürünlerini beynimize hokkalıdivitlerle yazdığımız dükkana gittik. Ne iş yapar bu adamlar, pastane değiller, “unlu mamuller” mi yazıyordu girişteki ufak tabelada. Bir arkadaşımızın “ulan kahvaltıcı açacağım bu şehre” demesini hatırlayıp güldük, arayıp halini hatırını sormadık; gözümüz dönmüş açız. Olur mu böyle isim: “Kahvaltıcı”. Fikir muhteşem ama iş yapmaz, ee ne olacak öğleden sonraları bu kahvaltıcı, rakı servisi mi yapacak, olmaz kardeşim, tutmaz kahvaltıcı, her şeyden önce mevzuata aykırı. Van’daki kahvaltı salonlarını ve o salonlardan yayılan mutluluğumuzu hatırlayıp çok ısrarcı olmadık itirazımızda. Unlu mamuller dükkanını da sanki sadece bizim için açmış içerdeki sakallı amca. Kahvaltılık satıyor, küçük pastalar, poaçalar (öyle yazıyor), susamlı simitler, kekler, pizzamsılar, açmalar, etli ve sebzeli talaş börekleri, adını bile bilmediğimiz cevizli ve acılı börekler, nefis yani herşey nefis. “Canı cananı bütün varımı alsın da Huda, etmesin tek kahvaltımdan beni dünyada cüda” diyecektik ki hemen vazgeçtik, şimdi o da mevzuata aykırı olur falan, neme lazım, ülkemizin birlik ve beraberliğe en fazla ihtiyaç duyduğu günlerde sabah sabah polislerle dalaşmayalım. Rica edeceğiz, kahvaltımıza ilişmeyin efendim, bir de kahvaltı sonrası kibritle yakılan günün ilk sigarasına.

Teoriler kuramlar tezler hipotezler antitezler paradigmalar sentezler arasından, tek başımıza yaratarak hayatın akışına armağan ettiğimiz yegane teoriye taptık: "Sigara içmeseydik eğer, kahvaltıyı bu denli çok zevmezdik." (nokta) Hadi bakalım yeşilaycılarla sağlıklıyaşamcılar! Ne buyuracaksınız bu hususta? Söyler misiniz, bu dünya üzerinde varolmanın dayanılmaz hafifliğini tatmış hangi yaratık sigara içenlerden daha çok sevebilir o canım kahvaltıları? Çok üzülüyorum size çoook, keşke diyorum günün ilk sigarasının tadını ve keyfini bilseydiniz. Antisigaracıların resimli not defterine kocaman bir yarım artı koyuyorum, çalışıp artı yapabilirler. Sınava meyhane masasında girecekler.

Dükkanda bulunan, gözümüze ilişen, canımızın çektiklerinden aldık, almak ne kelime hepsine saldırdık. Cam kupadaki tavşan kanı çayımızla birlikte cama arkamızı dönüp, yanımıza gelen siyah kediyle birlikte hepsini birçırpıda tükettik. Bir sürü insanın siyah kediyi sevmediğini düşünüp üzülmeyi de ihmal etmedik bu arada. Sigaramızı yaktık sonra, bir çay daha söyledik, bu kez ince belli cam bardakta ama. Gelen son çayla birlikte günün üçüncü sigarasını da bitirip önümüzdeki güne göz attık. Haftaya başlarken tasarlamıştık haftasonunu. Planımız kusursuz işliyor, hiçbir engel tanımıyordu. Ömrübillâh yaptığımız hiçbir planı hayata geçiremediğimizi hatırlayıp, takdire şayan başarımızı ayakta alkışladık. Ayağa kalkmışken hesabı ödeyip çıktık. Cuma gecesi eve gelirken aldığımız yetmişlik votkayla yarım litre vişne suyunu ve onları içine koyduğumuz dolabı düşündük büyük bir hevesle.

Cumartesi günü 11:34’ü gösteriyordu saatler; ilk votkayla vişnesuyu buluştuğunda. Görür görmez tutuldular birbirlerine, iyi anlaştılar, hatta birkaç saat sonra aşık bile oldular. Nefis bir sahneydi bu ilk buluşma sahnesi. Yönetmen çok iyi çekmiş, açı, ışık, kameralar, hele hele oyunculuk, sormayın gitsin, her şey dört dörtlük. Buluşma sahnesini iki üç kez geri sarıp tekrar tekrar izledik. Komşular sesimizi duymasın diye televizyonda herhangi bir kanalı sesiyle birlikte açıp, kendi sesimizin komşular tarafından duyulmayacağı başka bir odaya kaçtık. Şiirler okuduk karşıki duvara. Türkü de söyledik: “taze sarmaşığı hoyrat bedene sarar isen ben ölürüm unutma”yı söyledik üç defa, ardarda değil, aralıklarla: "gönül toprağıma yaptım türbeni, dirilirsen ben ölürüm unutma." Beraber ve solo türkülerden sonra ahmed arif kendi sesinden şiirler okudu bize, efkarlandık. Ayıp ettik hem ahmed abiye hem yüzündeki şarkçıbanına. Efkarlanmamızın suçunu ona attık. Büyüklük gösterdi, affetti bizi. Kitaplar da dizidizi bizimleydi, yıllar öncesinden altını çizdiğimiz satırları okuduk. vivaldi oğuzatayın dilini bilmiyormuş, okuduklarını anlamıyormuş, bu sorunu da çözdük. Onları tanıştırdık: bak vivaldi amca bu oğuz abi, oğuz abi sen biliyorsundur ama usulen de olsa tanıştıralım biz sizi, bu vivaldi amca. Hadi bakalım Vivaldi Bey şimdi bize bir "allegro non malto allegro" çal da kulağımızın yası silinsin.

Nefis bir filme başlamıştık ki hüzünlü bir olay yaşadık akşama doğru. Aşık olan votkayla vişne ayrılmaya karar verdiler. Üzüldük bu duruma, içimiz parçalandı hatta. Biz -tabii ki- votkanın tarafında saf tuttuk. Çünkü önce vişne ihanet etmişti votkaya: bitmişti. Vişnenin cinsiyetini düşündük, kaldırıp dibine baktık; dişiydi. Votka, vişnesiz de yaşar dedik. Bizi yanıltmadı, bir süre daha yaşadı yaşamasına da vişneye ihanet etti sonra limonla. Vişnenin evlendiğini duymuş biryerlerden. Biz yapma etme desek de dinlemedi, gitti limonla aynı bardağa girdi. Salak votka hala aldattığını sanıyor vişneyi. Oysa limonla aynı bardağa girerek vişneyi aldattığını düşündüğü sıralarda, vişnenin çocuğu bile olmuşmuş. Akşama doğru -saat sekiz falan olmuştu sanırım- votka da dayanamayıp vişnesizliğe kendini camdan aşağı attı: kayıtlara intihar diye geçmedi. Dünyadaki bütün sarhoşluklar kayıtdışı. Ardında bıraktığı notta şu satırlar vardı: “ben gerçekleştirdim kendimi, sonuna kadar mum gibi içildim, bittim ulan bittim, intihar ettiğim saatte tüketmiştim kendimi, ölümümden kimse -özellikle de vişne- sorumlu değildir, selamlar, votka (imza).

Daraldık evde. Boris Vian’ın duvarları üstümüze üstümüze geldi. Vivaldiyi, votkanın cenazesini, vişnenin hatıralarıyla limon kabuğunu evde bırakıp dışarıya attık kendimizi. Bahar gelmemiş henüz. Sadri Alışık’ın yani namı diğer hüsnü neşedenyana’nın nubar terziyanla birlikte içtikleri mahalle meyhanesine gittik. Enköşedeki boş yere oturduk, iyi, kimse gelmemiş daha, arkamızı da dönelim şöyle kapıya, ohh iyi böyle, kimse görüp yanımıza ilişmesin. Bir ara arka masada donkişotla seyisini görür gibi olduk. Dert yanıyordu yine şövalye seyisine, neymiş efendim, kimse onu anlamıyormuş, dalga geçiyorlarmış, katırcılarda çok kötü dövmüş bunları, katırcılar şövalye olmadığı için affetmişmiş, hayat okuduğu şövalye kitapları gibi değilmiş de falan da fişmekan. Hiç yüz vermedik tabi, donkişota da atına da. Hadi ulen dedik okunduğun gibi yazılamıyorsun bile. Arkamızı dönüp rakı söyledik. Duble. Meze istemez, su kafi, belki biraz şalgam, tamam birkaç parça da et. Zamansız kaldık mahalle meyhanesinde, zaten basık olan meyhane Canyücelin hiçdurmadan içtiği sigaralar yüzünden nefes alınamaz hale geldi. Sigara dumanından bunalıp istemeyerek mekandan ayrıldığımızda saat 23, duble sayısı 5 olmuş(muy)du.

Eve döndük, kimseyi aramayacaktık telefonla. Bu hususta kesin kararlıydık, hatta bir sözleşme hazırlayıp altını bile imzaladık. Notere de onaylatacaktık ama kapatmış o saatte. İçip içip birilerini aramak bizi bozar. Bu hayat da bizi bozar, bozar ki ne bozar. Ama telefonun ayarlarını değiştirmeliyiz önce, belki sözleşmeye halel getirip sarhoş kafayla birilerini arayabiliriz, arkamızda kanıt bırakmamalıyız, “gizli”ye çevirdik numaramızı (ki şöyle yapılıyor: -hayatta yaptığımız en gizli işi burada ifşa etmekten gurur duyuyoruz- önce menüye basıyorsunuz, menü-mesajlar-aşağı-rehber-aşağıaşağı-aramakaydı-zilsesleri-tercihler (tercihler kısmını beğenmiyoruz, ulan kim telefonla tercih yapar ki) sonra bir adım daha düşmeden aşağıya: ayarlar. Hah işte bulduk: ayarlar. Alkolün ayarını tam tutturamadığımızdan olsa gerek ilk denememiz başarısızlığa uğruyor. Bir balans ayarı bile çektiremeden bizim ses gelen ön takıma, arama ayarlarına geçiyoruz. Arama ayarlarını da beğendiğimizi söyleyemeyiz: aradığımız bir şey yok ki ayarını yapalım. Yine de bulduk aramadığımız şeyi: arayanın kimliğini göster: kapalı. Kapalı ulan kapalı, arayanın kimliği de hayatı da artık kapalı. Şu ne zaman açtığımızı unuttuğumuz parantezi de artık kapatmalı) Gizli telefonumuzdan o'nun numarasını çevirmeye çalıştık. Bizim zamanımızda cep telefonları yoktu değil mi, hatta o idne Edison daha telefon bile icat etmemişti. Sövdürme şimdi grahamın beline, ben öyle diyorsam öyle. Eline diline beline, hem nahına hem mıhına. Ev numarasından rahatsız etmek olmaz bu saatte, hem kaç ev numarası değişti o tarihten sonra, iş numarası da bizde yok, memlekette iş mi kaldı kardeşim, kaçtı ulan bu senenin istihdam oranı. Elimizde telefon kalakaldık, bir numara hatırlamalıyız, biz hiç not etmeyiz ki numaraları, hepsi aklımızdadır. Düşünme bunları şimdi, alkolle avdet olan aklındaki numaraları sırayla çevirmeye başla. Çok heyecanlandık. Bir güvercin yüreğimizden kalkıp binışıkyılı uzaktaki karlı dağlara kondu. Korktuk sonra. O kısacık anda bir ara kalp krizi geçirip öldük galiba. Tek tek çevirdik numaraları, önce sıfıra bastık. Rakamın komikliğine şaşıp güldük. Sıfır bey, sıfır beeey! tanışıyor muyuz? Yok, tanışmıyoruz, siz donkişotun arkadaşısınız, belki onun vasıtasıyla karşılaşmışızdır ama ben simaen de olsa hiç hatırlamıyorum sizi. Sıfırdan sonra beşe bastık, oooo dedik, beşe kadar gelmişiz, amma da hızlısınız sarhoş bey, sağa çek, ehliyet ve ruhsat lütfen. Güldük. Sen de tek ama asal olmayan bir sayımıydın neydin beş kardeş. Feleğin sillesi beş miydi neydi. Beşer-şaşar. Numaraları çevirmeye devam ettik, rakamlar değilse de rakam sesleri hala beynimizde. Karşı taraftan herhangi bir sinyal sesi duymadan kapattık telefonumuzu. “Aramayı Bitir!”. Bitirdik ulan tüm aramalarımızı: and olsun. Mutluyduk, üstümüzü değiştiremeden sızmışız.

Pazar günü bütün mesaimizi ayılmaya harcadık. Uyandıktan on dakika kadar sonra, Cumartesi gününü ve gecesini hatırlamaya çalıştık. Meyhaneden çıkarken arkadan birileri sesleniyordu: “çivi çiviyi söker delikanlı”. Büyükler bir şeyler bilir diyerek dışarı çıktık birkaç bira, birkaç rakı daha içtik, geldik, duş aldık, yatacağız şimdi. Dün gece biz meyhaneden çıkarken "çivi çiviyi söker" diyen adamı yanlış mı anladık yoksa. Başka birşey mi demek istedi acaba. Neyse boşverelim şimdi. Ayıldık sanki biraz: çok kötü, yarın işe gitmek gerekecek. Biz işe gidince, türkülerin şiirlerin, vivaldi amcayla oğuz abinin canı sıkılıyormuş evde tek başlarına, şikayet edip duruyorlar, zaten poaçacı karakediyle de hiç anlaşamıyorlarmış. İşkembe de içse miydik uyumadan.

25 Mayıs 2007 Cuma

silsile

i) Bir orman bir gece kar altındayken

ii) Bir çift güvercin havalansa yanık yanık koksa karanfil

iii) Ay kocaman at kara

24 Mayıs 2007 Perşembe

İstatistik

Bu süreç bütün dünyada böyle dönüyor. Peki tamam somut konuşalım. Gelir dağılımı örneğin. Abede’de ne oluyor? Mart 2007 itibariyle şu oluyor: O ülkede nüfusun %1’ini oluşturanlar gelirin %32’sine sahip oluyor. Toplumun yarısı ise (%50’si) servetin %3’üne sahip oluyor. Yine 2007 mart ayı itibariyle sadece ve yalnızca gayrimenkul kredilerinin yüzde onüçü riskli kredi grubuna giriyor, bu riskli kredinin toplam hacmi 10 trilyon dolar civarında. Türkiyenin gayrisafimillihasıla rakamları son üç yılda ortalama 300 milyar dolar civarında. Bizim toplam gelirimiz 300 milyar adamların %13 riskli gayrimenkul kredisi 10 trilyon dolar yani Türkiye gsmh.sinin bilmem kaç katı. Diğer taraftan abd hanelerinin son yıllardaki zenginleşmelerini incelersek bu adamların zenginleşmesinin yüzde kırkı borsadan gelmiş, yüzde altmışı ise gayrimenkullerinin değerlenmesinden gelmiş. Vah babam vah yani veyahut yuh ulan yuh yani. Söz konusu krediler yani toplam gayrimenkul kredileri içindeki %13 riskli krediler, yani 10trilyon dolar, bir ödenmezse var ya, bizim burda içtiğimiz su bile zehir olur.

23 Mayıs 2007 Çarşamba

hüsnüniyet

Şimdi ben size insan gibi davranıyorum ya; hani siz bunun kadrini kıymetini kağıt mendillere sümkürüyorsunuz. Karşılık gözetmeksizin mümkün mertebe pazarlıksız yaşıyorum ya, hani siz bu iktisaplarınızın bilançodaki değerini düşük gösteriyorsunuz. Hani aslında vazgeçmek lazım ya bu durumda, “eskiden ben de” ile başlayan sonra pişmanlığa evrilen cümleler kurup, o cümleler üzerinde sallanarak hayatı yaşamak gerekir ya. Hani “bundan sonra böyle” demek gerek ya çekip gitmek veya: Yapmayacağım.

Hani “deveye diken insana bilmemne eden” demiş ya çokbilmiş sözlerimiz. Şimdi o sözlerinin cümlesine sövmekteyim. İnsanı benzetecek bir hayvan bulamadığımdan olsa gerek dikenli develer kutup ayılarıyla münasebette bulunmasını öneriyorum. Marjinal talep eğiliminiz benden uzak çöle yakın dursun.

Deniz yok bu kentte ama olsaydı da iyilik yapıp denize atmazdım. Şu küçücük hayatın harcına balıkları da halıkları da katmadım. Bakın buraya yazıyorum: Bu ten bu canda durdukça sadece ve yalnızca insan gibi muamele göreceksiniz.

22 Mayıs 2007 Salı

Kitap Önerisi

Onu her gördüğünüzde gülümsemeniz gibi, leman’ın ilk dönem karikatürlerini birlikte okurken kimseye aldırmadan belediye otobüsünde yüksek sesle attığınız o kahkaha gibi, terminalde bütün gücünüzle sarılmanız ve gidene el yerine yumruk sallamanız gibi, hayatınızın en kötü günlerinden geçerken o fakir masadaki tek cümlesiyle sizi güldürmesi gibi, aynı cümleyle hayatınızın en çirkin somut durumunun en yakışıklı somut tahlilini yapması ve umut saçması gibi, araya binlerce kilometre girmişken aslında hiç ayrılmadığınızı anlamak gibi, giriş kat arka cephedeki öğrenci evinde sabaha karşı doğalgaz sobasının yanına konuşlandığınız günlerde bol sigara yanıklı o tahta sehpanın üzerindeki cacık ve rakı gibi, onsuz içtiğiniz bütün rakı bardaklarının dibini dünyanın bütün tahta masalarına vurmanız gibi, bordo koltuklarda konuşarak sabahlamak gibi, Ankaranın bütün memurları aynı yöne-işine doğru yürürken sizin tam tersi istikamete-işkembeciye yürümeniz gibi, hangi şehrin hangi ilçesinde içerseniz için birlikte içtiğiniz çay ve sigaranın yüzyıllık kardeşliği gibi, yüzyüze iki görüşmeniz arasından çok uzun zaman geçmiş olmasına rağmen sanki aynı evde uyumuşsunuz da sabah kaldığınız yerden devam ediyormuşsunuz gibi, tavlada önünüze geleni yenerken ona sürekli yenilmek gibi, şehirlerarası bir otobüste yanyana omuzomuza yol alıyor gibi, ağlarken gülmek gibi, hiç değişmiyormuşsunuz gibi, Numune Hastanesindeki o yılbaşı gecesi gibi, kanının sarı bir ticariye akması ve acısına gülmesi gibi, gibi işte gibi, bütün sağlam dostluklar gibi, boğazınızdaki yumruğa inat bir kahkaha atmak ister misiniz? Edebiyat neymiş ne değilmiş hiç umursamadan, çok bilmiş eleştirmenlerin, Nobel yüksek jürisinin ve dünyanın ne düşüneceğini hiç iplemeden, bir bahar ikindisi, alçak bir bahçe duvarına oturup, bir kitabın size verdiği hazzı yaşamak ister misiniz? O zaman biz size bir kitap önereceğiz ama siz de azcık sabredip bizi biraz dinleyeceksiniz.


”benden okumak için kitap önermemi isteyenlerin kalbimi de istediklerini sanıyordum; hâlâ öyle!"

Söylesenize “insan güzel bir kitap okuduğu yerden nasıl ayrılabilir” Ne yazık ki güzel kitaplardan bahsetmek, onları anlatmak, hissettirdiklerini tarif etmeye çalışmak imkânsız. (Çetin! ne korkunç bir gerçek değil mi?) Hatta insanın hiç bahsetmemesi gerekir güzel kitaplardan lakin insanız işte tutamayız dilimizi. Dilin kemiği yok ama namusu diline bağlı. (A benim tembel Çetin’im, burayı anlamadıysan bana soracağına zahmet et de son iki cümleyi bi daha oku) Yazar ve kitap ismini vermeden önce bir kelimeden bahsetmek isteriz: Ayraç. Hem ‘ayır ve aç’ hem de ‘götürgeç getirgeç’ gibi iki anlamı bünyesinde barındırır, anlamına ve neyi ayırdığına bakmadan ayırır ama bu kesin. Biz bu kelimenin kutsallığına rağmen sırf kumral güzelliğine inat olsun diye, okurken kitap ayracı kullanmayanlardanız. Keyfimizin kâhyasıyız. Kitap okurken; yanmış kibrit çöplerine, şekilsiz sigara paketi yırtıklarına, bir kağıt parçasına kitap ayracı muamelesi yapar, bundan da hiç gocunmayız. İşlenmiş deriden, süslü, püsküllü, parlak kitap ayraçlarından ve o ayraçlarla kitap okuyan insanlardan ilaveten onların okudukları kitaplardan hiç hazzetmeyiz. Aldatmak, Sofi’nin Dünyası, Yüreğinin Götürdüğü Yere Git, Ferrarisini Satan Bilge, Da Vinci Şifresi (tabii ki orhanpambık-söylemeye gerek var mı) ilk sırada sayabileceklerimiz. Kötü kitaplarla kötü yazarlar yukarıda bahis konusu edilen kitap ayraçları kullanılarak okunur. Dünya üzerinde yazılmış herhangi bir satırın okunmasına bizim asla itirazımız olmaz-olamaz, bizim itirazımız ayraçlara efendim, bizim itirazımız ayraçlara. Kitap okurken şatafatlı ayraç kullanan insanlar hayatta Allah rızası için başka bir ayraç kullanmazlar, Nuh der peygamber demezler. Namuslu kitaplar da var bu ülkede, onlara zaten ayraç gerekmez, okumaya kıyamazsınız, bitmesin yakarışlarına rağmen bir çırpıda okumanıza engel olamazsınız. Üniversitenin final dönemlerinde ders çalışmak yerine okuduğunuz ve tadı damağınızda kalan kitaplar vardır. Önereceğimiz kitap da işte o final döneminde okuduğunuz güzel kitaplar gibi. (Çetin herşey senin istediğin kadar kolay ve çabuk olmuyor maalesef ki-söyleyeceğiz azıcık sabret) Özellikle yaşadığımız şu yıllarda kitap okumak dışında hayatın her alanında bir ayraca ihtiyacımız var. Biz ayraçlarımızı iyi yazanlarla kötü yazanlar arasına koymayı tercih ediyoruz. Onlardan olanlarla bizden olanlar arasına bir ayraç. İnsan olanlarla insan taklidi yapanlar arasına koyarız ayracımızı ve öyle yaşayıp öyle yazanlar arasına. Hikayesi olanlarla kabız olanlar arasına, samimi olanlarla olmayanlar arasına, dürüstlerle şerefsizler arasına, bir duyguyu taa içinden hissedenlerle hissetmeye çalışanlar arasına, duyguyla gölgesi arasına, gerçek ve taklidi arasına itinayla ayraç koyarız.

Bütün iyi insanlara bahsetmek istediğimiz kitabın arka kapağında yaklaşık olarak şöyle yazıyor: “Bu çağa özgü laf kalabalığından; dil, duygu, düşünce kirliliğinden paçalarına tek damla çamur bulaştırmadan çıkabilen, şaşırtıcı içışığını cömertçe yayan bir yazar”


Kitap arkalarında satmak için ne yazıldığına, önsözünde ‘büyük ve tanınmış’ insanların kitap için ne dediklerine hiç kanmayın siz. Beyninizi bulandırmayın; yüreğinize ve hissettiklerinize bakın, bir de güvendiğiniz insanların kitap önerilerini ciddiye alın (biz ömrümüz boyunca öyle yaptık, hiç pişman olmadık) Elimizdeki kitabın arka kapağında yazarı için söylenenler doğrudur efendim, bize azcık inanın. Doğrudur ama eksik, fazlaca eksik. Biz mevzubahis eksikliği -hâşâ- gideremeyiz, ama küçücük bir katkı da yapamaz mıyız? Dünyanın merkezine kadınla erkek ilişkisini koyan, adına utanmadan aşk dedikleri olguyu tanınmayacak derecede bozarak öyle bir itelediler ki kitaplara, 12 eylülcüler gibi biz de ne kadar sevda(!) romanı yakarsak yakalım, temizleyemeyiz dünyamızı bu mikroplardan. Becerebilene aşk olsun, boynumuz kıldan ince aşk karşısında, aşkın kestiği baş acımaz ammmma bütün bir insanlığımızı-bütün edebiyatımızı bu kavramın içine sıkıştırmak ayıp değil mi, öncelikle edebiyatın kendisine büyük bir haksızlık değil mi sadece bir duygu etrafında yazmak? Hayatlarımızın tek güzelliği, tek zenginliği, tek verimli kaynağı karşı cinsle kurulan ilişki mi? Hadi sizin dediğiniz gibi olsun -biz de o kelimeyi kullanalım- en mühimi “aşk” mı? İnsanlar yazıyı bunun için mi keşfetmişti? Yaratıcılığımıza ne oldu? “sel gider kum kalır” atasözünü hiç duydunuz mu? Başkaca bir insani duygumuz, beynimizin bilmemne hormonu salgılayan başka bir bölümü yok muydu? Biz gerçekten bu kadarcık mı kaldık? Birisi babasını yazsa mesala, birisi kardeşinden bahsetse, biri bize umutlarını yazsa, biri teslim olmayışını, biri arkadaşlarından bahsetse bize. Sos olarak değil haa, yemeğin ana malzemesi bunlar olsa. Birileri de suç ve cezadan bahsetse bu günlerde başka birisi savaştan ve barıştan. Ama yok bahsetmeyecekler. Bize 80 öncesinde yürekli ölü insanların ellerini sıktıkları için (sadece ellerini sıktıkları için) kendilerini bir düşünceye adamış gibi gösterenleri okutacaklar, onların yaşanamamış cinselliklerinin içlerinde bıraktığı derin boşluğu okuyacağız illa (ah ne kadar acı çekmişler bir bilseniz) Hayvanların ağlamalarını sızlamalarını dinleyeceğiz başka çaremiz yok. Satacak-pazara çıkaracak onca mala mülke rağmen anılarını satanları okutacaklar bize. Yirminciyüzyılın başlarında bu topraklarda “Biz burada yepyeni bir ülke kuracağız ulan” diye bağıran delikanlı Cumhuriyetçilerden değil Cumhuriyetin ilk yıllarındaki sapkın batılılaşma çabalarından bahsedecekler -aydınlar ya bayılırlar bu meselelere- veya aynı dönem için yalakalık yapıp sahiplerine yamanmaya çalışacaklar- ki başaralı olacaklar. Kendini döve döve yazar yapanları okutacaklar bize. İnsanın en hayvani güdüsünü televizyonla yaptıkları yetmezmiş gibi allayıp pullayıp, farklı şekillere büründürerek, roman sanatını da meze ederek gözümüze (t de olabilir) sokanları okutacaklar. Birkaç yıl kadar önce Murat Uyurkulak denilen adam Tol’da bütün bu şerefsizlerin dışında başka bir insani duygudan bahsetmişti bize; İntikam’dan. Biz bugün Murat Uyurkulak ve Tol’dan bahsetmeyeceğiz aziz dostum Çetin. Bahsettiğimiz adam da insani başka bir duygudan bahsetmiş: Dostluk. Siz bu kelimenin anlamını bilir misiniz? Gencecik çocukları var bu toprakların, yürekli, namuslu, güzel, yetenekli çocukları. Elimizdeki kitap 2004 birinci baskısı, Dost kitabevinden almıştık-pek bayatlamaz kitaplar orda, umarız biz yanılıyoruzdur, umarız başka baskıları da vardır, ama eğer koca yeryüzünde sadece bin adet basılmışsa bu kitap: “Bat dünya bat.”


“keşke işin içine hiç hatun katmayaydı”demiştim bana kitabı öneren yarene bütün ahmaklığımla. Dedi ki; “keşke katmayaydı, ama yapmış işte, hangimiz yapmadık ki, hem de bir’den fazla defa” E eyvallah o zaman, ne diyelim. Söylemediğimiz o amenna’dan sonra kitabın gerçekten ne eksik ne de fazla olduğunu kavradık. Belki hatun kişiler bizim hissettiklerimizi hissetmez bu kitabı okurken, belki hissettiklerimizi hissetmek için ömrünüz kadar uzun süren dostlarınızın olması gerekir şu ahir hayatta, belki Ankaranın karasını solumayanlar için eksik kalır bazı duygular, belki ben yanılıyorumdur. Ama hatırlıyor musun seninle konuşmuştuk bu mevzuyu “belki’lerle yaşanmaz” öyle değil mi Çetin? Yaşayıp bakmak lazım.


“nefes alır gibi yazıyor, su içer gibi yazıyor”


Çünkü başka çaresi yok adamın. Kiminin anlatacak bir hikayesi vardır, kimi kabızlık çeker yazarken müshil kullanmak zorundadır. (ikisinin arasına kocaman bir ayraç koyalım) Barış Bıçakçı denilen 1966 doğumlu insan dünyanın en güzel kitaplarından birini yazmış: “Bizim Büyük Çaresizliğimiz” Tüm coşkumuzla kucaklayıp baş tacı ediyoruz. Kitabın arka kapağında söylendiği gibi adam nefes alır gibi yazmış gerçekten, su içer gibi yazmış, şiir gibi yazmış (zaten şiir de yazarmış) Gerçekten farkı görmüyor musunuz? Çünkü yazmaktan başka çaresi yoktu bu adamın. Çünkü bir hikayesi var bu adamın, midesinde sözü var, haldan anlayana. Çünkü adamın bir derdi var, çünkü adam bir şeyden bahsetmek istiyor bize, anlatmazsa içinde patlayacak, o da biliyor. Yetenek mi? En alası var. Yazacak olanlar böyle yazsınlar. Biz de edebimizle oturup okuyalım. “Nasıl” yazıldığına değil biraz da “Ne” yazıldığına bakalım, ayrıca “kim”in yazdığına gerekli dikkat,özen ve hassasiyeti gösterelim. Haa, bir de bu yazıyı sonuna kadar okuyup da İletişim Yayınlarından çıkan “Barış Bıçakçı Bizim Büyük Çaresizliğimiz” isimli kitabı okumayacaklara bir bedduamız olacak: iki cihanda dünyanın bütün dostlarının anılarından yakanızı da paçanızı da kurtaramayın e mi


“Hayatta da edebiyatta da asıl olanın ateş olmak değil, ateşi elinde tutmak olduğunu düşündüm”demiş kitabının bir yerinde. Ateş olmayıp ateşi elinde tutanlar, ömrü boyunca çevresindekileri yakmamaya çalışanlar bilir; kitaplar insanlara benzer. “Samimiyet” kelimesi onların sandığı gibi bizim anlayamayacağımız yabancı dilden bir kelime değil. “Dürüstlük” kelimesi de öyle. İnsanlar da kitaplara benzer, gülümserler: “namuslu bir kitap gibi” dürüst ve samimi. Öncelikle diğer kitaplarla arasına kocaman bir ayraç koyalım. Sonra okuyalım okutalım. Okuma seferberlik emri çıkaralım. Hediye alıp tanıdığımız tüm insanlara kargolayalım. Bütün kitap sevenlere yetecek bir demlikle çay demleyelim dünyanın arka bahçesinde, çay içerken sigara eşliğinde bu kitabı okuyalım.Hatta fason bir dernek kuralım, ismini de “barış bıçakçıyı okuyun ulan derneği” koyalım, fason bir proje hazırlayıp Avrupa birliği fonlarından pay alalım, aldığımız parayla bir araya gelip Sakarya caddesinde içelim, parayı iç edelim, içerken bu kitabı okuyalım. Nasılsa güzel filmler gibi birkaç kez daha okuyacağız bu kitabı, bütün bunları yaptıktan sonra, güzel bir kitap için yapabileceğimiz en zor şeyi de yapalım, son beş on sayfasınıokumayalım olmaz mı. Hep içimizde kalsın, bildiği gibi aksın

21 Mayıs 2007 Pazartesi

veda

Yalan mı söyleyim yani şimdi sana; hiç sevinmedim valla. Peki tamam öyle olsun. Sen öyle diyorsan öyle olsun. Sen daha iyisini, daha güzelini bilirsin yahut şöyle söyleyim; elbet vardır bir bildiğin. Git bakalım. Bunca anasonu, onca geceli birayı, karartılmış sokakları, gündoğumlarına sığmayan muhabbetlerimizi, söylediğimiz türküleri, ezberden şiirleri mandalla as kendi ipine, zamanla kurur belki. Kurtuluş parkındaki cüzdanı, Maltepe caminin dibindeki birayı, kızılay cebeci arasında yalpalayan bulvarı, kahrımızı çeken kolejin arka sokaklarını, incesudaki kavgayı, güldükçe ağrıyan kaburgalarımızı, fordun arka koltuğuna dökülen vişnevotkayı, mahirliğinle yaktığın onca mangalı, yediğimiz dört ayaklı tüm hayvanatları, tuzluçayırdaki cigarayı, mamaktaki geceleri, dikmene dönüşleri unutma e mi. Bütün söylediklerini unut, yaptıklarımızla varız. Hadi biraz da diğer yoldan yürü, gör bakalım oralarda ne varmış, sonra gel bize de anlat. Konuşabilir miyiz ki bundan sonra senlen. “ehveni şere efdal” mı diyeceksin artık

18 Mayıs 2007 Cuma

Bay Yanlış ve Doğru Memet

Hay sizin dilinizi eşşşek arısı soksun e mi. Hatta ucuna kelebek konan nesne sizin için daha anlamlı bi hediye olacak ya neyse.

Niye herhangi bir iktidara tapmak-tapınmak için hevesli bütün bir dünya. O iktidarın niteliği hiç önemli değil. Birileri onlar yerine düşünsün, karar alsın, onlar yerine yazsın, yazılanları düzeltsin, onlar yerine yaşasın istiyorlar. Hem düzelten hem düzeltilenler bu durumu talep edip itirazsız kabul edince bize de oturup bütün bu insanlığa küfretmek düşüyor. Budur şu hayattaki misyonumuz.

Bu satırları yazarken kullandığımız word dedikleri programdan bahsediyoruz. Çokbilmiş bayword ve onun vindovs adı verilen düzeneği kararlar almaya kalkıyor bizim yerimize. Kendileri bir dolu hata yapıyor güya bizi düzeltmeye/düzlemeye/düzmeye çalışırken. Kabul faydaları da olmuyor değil. Ama bu adamların bünyemize yaptıkları zarar faydalarından daha fazla, onlar du bunu kabul etsinler. (buyrun işte Dakka bir gol bir, ne biri, dakka bir gol iki. vindovsun kalemize attığı birinci gole göre parantezin başındaki cümle “yüklemsiz cümle” imiş, o yüzden yeşille çizmiş altını, her cümlenin sonuna tansuçiller gibi -dır-dir ekleseydik, yüklemli olacakmış bizim cümlemiz bu aklıevvellere göre. Ekonomi ve halk ne olur onu allah bilir. İkincisi: “dakka” kelimesini düzeltip, bangladeşin başkentinden bahsettiğimizi sanarak, büyük harfle yazdı, inanmayanlar yazıp bakabilir, aynı kelimeyi ikinci kez yazdığımızda, d’nin istemdışı büyük boyunu küçültmek için bir dolu vaktimiz uçup gitti).

Ah biz bir yensek şu teknoloji özrümüzü Windows kullanır mıyız hiç. Yazar mıyız hiç aşk şiiri. Penguenci linux kullanacağız görürsünüz siz. (niye büyük harfle yazdınız şimdi windowsun w’sini, vindovs yazarız biz de, düzeltebilecek misiniz bakalım, “düzeltemezsek bile altını çizeriz” mi diyorsunuz, çizmeyin ulan kelimelerimizin altını, is-te-mi-yo-ruz). Bu kelimenin asıl “Windows” olarak yazılması yanlış(tır), toptan kaldırmak lazım bu kelimeyi dünyadan. Topunuzun köküne de kibrit suyu dökmek gerek.

Hem ayrıca sizden kim düzeltmenizi istedi bizi. türkdilkurumuyla inatlaşıyoruz belki, soru eki “mi”yi bitişik yazıp, dahi anlamındaki “de”yi ayrı yazacağız, size ne. Paragraf başı yapmayacağız belki, giriş gelişme sonuç şeklinde yazmayacağız bu yazıyı size ne be size ne. Eşek kelimesini vurguya dikkat ederek eşşek şeklinde yazmak istiyoruz belki niye illa tek ş, karışmayın ulan bize eşşekolueşşekler

Ayrıca türkülerimiz var bizim, Neşet Ertaş isminde bir ozanımız var, Dadoloğlu var, Köroğlu var, binbirtane ozan var. Siz bu insanların adların ve soyadlarını bulmeden yanlış sanıp altını çiziyorsunuz. Ad-soyad bunlar, yanlış olur mu hiç. Siz anlamazsınız soyad’dan baysoysuzgeyts boşuna uğraşmayın. Ayıbediyorsunuz ama çizmeyin ozanlarımızın adlarının artı soyadlarının altını. “yine nerden geliyonda mahlenin yakışığı” diye bir türkü yazmış biri, bir diğeri “işte ben gidiyom, gal ahu gözlüm” demiş. İnsanların adını bile anlamazken bütün türkü sözlerinin altını çiziyorsunuz. Siz türküye düşman mısınız. “Burnu fındık ağzı gayfe fincanı” desek şimdi gayfe’nin de altını çizersiniz siz. Bakın işte, söylememişmiydik, çizdiniz bile. Size göre “ağzı kahve fincanı” ama kazın ayağı da gagası da öyle değil, sandığınız gibi okunmaz o türkü. Size kalsa hiç türkü yakılmasın zaten bu ülkede, yakılmış olan türküler de yazılamasın. İnadına yazacağız işte: “hozad illleriinden aldııım bagırı, incidmeyin fukaarayı fakırı” Çizmeyin ulan türkülerimizin ne altını ne de üstünü. Karışmayın! bize de türkülerimize de.

Ayrıca yanlış yazdığımız kelimeleri de bulamazsınız. Bizden daha zeki değilsiniz, tamam mı? Buyrun bakalım, deneyelim mi bi? Alın size bir kelime: yanlaş. Niye çizmiyorsunuz altını şimdi. Yanlaş diye bir kelime yok ki bu dilde. “Yalnız” ile “yanlız”ı ayırmak değil mesele, bunu ilkokul çocukları da yapabiliyor, sıkıyorsa yanlaş kelimesini ayırıp çizsenize altını.

Pazartesi kelimesine küçük harfle başlamak istiyoruz biz, niye büyültüyorsunuz ki canım p harfini. Aralık sadece bir ay adı değil sizin sandığınız gibi. Aralığı var hayatımızın, o aralıktan içimize kanlı düşünceler dolan, siz nerden bileceksiniz hangi aralığı canımızın çektiğini.

Her noktadan sonra niye büyük harf kullanıyorsunuz. Biz küçük harfle başlayacağız cümlemize. “nokta”yı sadece bir noktalama işareti olarak kullanmıyoruz belki sayın geyts ve parasını ondan kazanan soysuzlar. Bizce (.) kelimesi bir noktalama işaretinden daha fazlasını hak ediyor (nokta)

Hem onlar birbirlerini severken hatta sevişirken, niye her kelimeyi ayırmaya kalkıyorsunuz birbirinden. Biz ayırmadan yazacağız, kelimelerin ayrılmasına karşıyız, ayrılmasın istiyoruz canım kelimeler, ayırmadanyazangillerdeniz belki siz nerden biliyorsunuz.

Tektipleşmeyi savunuyorsunuz siz. Bakın tektipleşme kelimesinin bile altını çizdiniz. Öyle değil salaklar öyle değil. Tektipleşme ayrı yazılan iki ayrı kelime değil, bitişik yazılan bir tek kelimedir. Sizin yüzünüzden bu ülkede tektipleşen her insan tektipleşmesini bile doğru yazamıyor. (bkz: tüm akademisyenler tektipleşmeyi “tek tipleşme” olarak yazmaya başladı, türkdilkurumu hariç değil).

Kırmızı kalemle çiziyordunuz önce, şimdi cümlelerin altını çizmek için bir de yeşil kalem icadeddiniz, nokta koymadan yazdığımız bütün cümlelere, bu cümle gibi, “çok uzun cümle” hatası vererek, başımıza kakmaya çalışıyorsunuz sözde hatamızı, “hata yapıyorsun” diyorsunuz bize, asıl siz hata yapıyorsunuz be, “tektipleşme” bitişik yazılır ona göre, lügatinizi de ayağınızı da denk alın, ayrıca yazmaya başlarken cümlemizin uzunluğunu size mi soracağız, hem niye yeşille çiziyorsunuz uzun cümlelerin altını da başka bir renkle değil, siz de konjonktürü iyi takip edip ona göre renk verenlerden misiniz. Yeşerin bakalım yeşerin, sonbaharınız gelecek nasıl olsa. (“konjonktür” kelimesi yerine sizin önerdiğiniz gibi “toplu durum” kullanıl(a)maz ayrıca-YANLAŞ-hah hah ha)

17 Mayıs 2007 Perşembe

Bahar

Demek; vadesi gelmemiş borçlarımı peşinen ödemişim. Felek; o yüzden beni bu bahar pek ağlatmamış olsa gerek.

16 Mayıs 2007 Çarşamba

ilhan

ben bu tezgâhı kurdumsa senin için kurdum
senin için dokuduğum basma ve pazen
denizin yeşilinden süzdüğüm balık
göğün mavisinden çaldığım kuş
senin için
felsefe okudumsa
iktisat okudumsa gece yarıları
boğazım kurumuş içim bir kalabalık
sıcacık mısralar okudumsa yunus’dan
senin için okudum

15 Mayıs 2007 Salı

Ben Senin Kahrını Çekemem Gönül

Ben de gönül kahrı çekemeyenlerdenim ama bu işin kahrını çekerse korolar çeker. Bir avuç iyi yürekli, sevdalı insanın toplaşıp türkü söylemesi, stratosferi yırtarak kendine yer açan, suni teneffüs değil midir. Aslına bakarsanız güzel olan ‘koro’nun bizatihi kendisidir. Farklı insanların bir olup aynı sesi çıkarmaya çalışması, bunu yaparken binbir anının türküye katılması büyüleyici değil de nedir. Birileri enstrümanlarını öne çıkarmaya çalışmasa, birileri sesini koronun sesinin üzerine koymaya kalkmasa daha da güzelleşecekler. İşte “Halımız Ahvalımız” hayatımızdaki o güzelliklerden biri “Koro ile Türk Halk Müziği” ezgileri. Bizim ulaşabildiğimiz sekiz albümleri var, çok kahrımızı çekti, repertuarımıza çok katkı yaptı, bizi çok efkarlandırdılar. Halimiz Ahvalimiz olması gerektiği gibi yorumluyor türküleri, ne eksik ne fazla, elektronik seslere hiç taviz vermeden söylüyor, en temizinden içimize işliyor türküleri. Olması gerektiği gibi “budur” diyebileceğimiz gibi. Ahmak ve yavşak kalabalık halk müziğini o kadar kirletti ki herkes kafasına göre o kadar küstah yorumluyor ki ezgilerimizi bunca kirlilik içinde inadına parlıyor halimiz ahvalimiz. Sağolsun, varolsunlar. Hiç vazgeçmesinler e mi

Bizimki de ne güzel söyler bu türküyü

14 Mayıs 2007 Pazartesi

fener

Bu hususta yazılacak çok şey var aslında ama kısa keselim, her söz fazla gelecek


(fotoğraf www.fenerbahche.net adresinden alınmıştır;)

11 Mayıs 2007 Cuma

Kargo Kimlik

Kendilerini onüç saatlik yola vuran; oralara kadar gitmekle kalmayıp yıllarca o iklimde yaşamayı tercih eden arkadaşların istekleri bitmek bilmiyor. Artan mobilitimeze paralelkenar çizen cep telefonlarımız omurilik soğanımızın bittiği yerden uzatıyor antenlerini. “Yokum” deme şansımız “yok”, dünyanın öbür ucunda olsak bile illa varolacağız, ulaşılacağız. Islıkla haberleşmekten ciesemlerle haberleşmeye evrilen yolu ne ara katettik, ben hatırlamıyorum. Oysa parmak izi gibiydi ıslıklar, retina gibi, her dudaktan dökülenin makamı ayrı, üçyüz metre öteden duysanız kimin çaldığını anlarsınız. Artık sevdiklerimizin aramaları da yanlış numaralar da aynı tonla çalıyor. Ne yazık.

-hayırdır rüyanda mı gördün bu saatte
-Günaydın memedim, müsait misin
-pek sayılmaz, çalışıyorum, hayırdır?
-hayır hayır! Şu son gece kaydettiğimiz sesleri bir sidiye kaydedip bana gönderebilir misin
-alla alla, niye?
-öyle işte, tamam mı?
-peki tamam. öğlene kadar hallederim
-sağolasın
-sen sağol

Hayat ne zaman böyle oldu hatırlayan var mı. Ne zamandır seslerimizi kaydedip dijital ortamlara, bilmem ne formatıyla birbirimize gönderir olduk. Kahkahalarımızdan cızırtıları ayırabilir mı teknoloji. Bir ses kayıt cihazına ne zaman sahip olduk, üstelik fotoğraf da çekebilen bir ses kayıt cihazı, aslı fotoğraf makinesi. Zaten neyi amacına uygun kullandık ki. Ne zaman cd alacak, kargo bedelini ödeyecek kadar para kazandık, büyüdük mü lan yoksa hiç fark etmeden. Hadi be! Ne büyümesi, çocuk aynı çocuk, baksana heveslenmiş işte seslerimize.

Sesleri bilgisayarın hafızasına tıkıştırmıştım zaten, onları bir de cd ye kaydetmek gerekli şimdi. Bizimkisi muhtemelen özlemiş sohbetlerimizi. Yeni bir yarı final maçı; mehmet ve teknoloji deplasmanı. Bakalım finale kim çıkacak. İki başarısız girişim. Bizim kalemize yediğimiz ancak adil bir hakemle buz gibi ofsayt sayılacak iki gol demek. Ellerimle kırdığım iki cd (amma dağılıyor bu meretler, beş metre ötede buldum parçalarını). Maç sonlarına doğru işyerindeki tek arkadaşımdan, nefis bir muz orta sağ kanattan, yeni bir program kurulumu, harika bir rövaşata, ve gol ve gol ve gol, dakika tam doksanüç. Sesleri kaydettik çok şükür. Bizi 1830 kilometre uzağa atan para, şimdi muhabbetlerimizi kargo vasıtasıyla taşıyacak, kargo vasıtasıyla para yahut. Öğle tatilinde olacak.


- bu cd.yi göndermek istiyorum
-şu poşetin içine koyabilirsiniz, poşetin üzerini doldurmanız gerekiyor

Allahtan yanımda her daim bir kalem taşırım. Girişte sol tarafa elime uzatılan plastik poşeti üzerine koyabileceğim ve “üzerini doldurabileceğim” verzalit bir sıra bile koymayı akıl etmişler; bravo valla. Allah tan belamı mı istiyorum daha. Dolduralım bakalım. Ad Soyad: kolay yazarım. Adresi ve cep telefonu. Haydaaa. Ne yapacaksınız benim adresimi ve telefonumu. Adresimi değiştireceğim yakında, uzun boylu ikamete niyetli değilim, cep telefonumu da denize atacağım, tamam mı, işinize yaramaz ikisi de. Olsun yine de dolduralım bakalım. Adres istiyordunuz siz değil mi, tamam verelim: Koşuyolu Caddesi, Ihlamur Sokak, No:13/13 Keklik/Ankara. Mesele mi yani bu benim için, tek ayağımın üstünde binbir yalan uydurabilirim. Sanki kırk yıldır aynı adreste oturuyorum, bir an bile düşünmeden adres uyduruyorum: İstanbuldan anısı bol bir cadde, kokusunu sevdiğim ve bir gün belediye başkanı olursam kendi oturduğum sokağa ismini vereceğim hayali sokak ismi. 13 taksim 13, olsun o kadar, uğursuzuz. Keklik diye bir semt var Ankarada, gerçek bir olgu da katmalı pişmiş adresimize. Keklikpınarı güzel bir semt ismi. Kekliklerin sesleri de güzeldir zaten, bir de pınarın yanında olduklarını düşününce, yeme de yanında yat, nefis bir adres oldu nefis. Dükkan bodrumlarında keklik besleyen insanlardan öğrendik ne öğrendiysek, semtimizi de onların yüzü suyu hürmetine yazalım, böyle analım. Cep telefonum mu istiyordunuz bir de? Olur hay hay buyrun; 0 532 435 67 89. Yedi rakam da bulamayacak mıyım. Bizimkinin adresini kağıda yazmıştım, kopyalayalım bakalım (bu adresin doğru olması lazım) ama telefonunu vermeyeceğim ulan. Hadi bakalım bir tane de telsim den uyduralım; hatrı kalmasın uzan amcanın: 0 542 653 16 73. Arasam mı bu telefonları şimdi, kim çıkar acaba. Muhtemelen kimse yoktur ucunda. “yanlış bir numara çevirdiniz” diyecek her zaman ulaşamayan beceriksiz teyze. Aman yaaaa neyse ne, zaten şuradan çıktım mı aynı numaraları bir daha koyduysan bul.

-ben doldurdum bu poşetin üzerine
-tamam
-poşeti kapatayım mı
-olur kapatın
-içine bakacak mısınız
-yoo gerek yok, kimliğinizi görebilir miyim
-kimlik mi?

Hayda. Ne zor bu dünya. Niye kimlik istiyorlar ki benden. Ferhan Şensoy bir vakitler führer üniformasıyla istiklalde dolaşmış ve almanca fiillerle insanlara kimlik sormuş. “Herkes çıkarıp kimliğini gösterdi” diyordu anlatırken. Kendilerine anlamadıkları bir dille konuşan üniformalı askere yalnızca ve sadece bir tek kişi kimlik göstermemiş,. İşte o bir tek kişi var ya, o kişi kesin benim olmayan amcamın oğlu. Kimlik göstermeyeceğim almanlara.

-size kimlik göstermeyeceğim
-anlamadım
-size diyorum kimlik göstermek zorunda değilim
-ama prosedür böyle

O nasıl kelime, ne güzel bir açıklama öyle. Tam anlayamıyorum ama “prosedür” dedikleri şey prospektüs gibi bir şey olsa gerek. Her şeyi açıklayan, her derde deva kelime: “prosedür”. Güzel Türkçemizin en güzel açıklamalarından ikincisi ise “emir böyle”. Kesin kararlıyım kimlik göstermeyeceğim bu emirerli prosedürlere.

-neye dayanarak benden kimlik istiyorsunuz?
-güvenlik gereği
-neyin güvenliği?
-belki içine başka bir şey koydunuz, yasal olarak istemek zorundayız
-hangi yasaymış bu, hangi yönetmelik, hangi talimat, bana söyler misiniz

Nereye kadar uzatacağım acaba, şimdi ben de çok merak ettim. Nerden bulaştım bu işe, hiç aklımda yoktu oysa. Geçen paşa paşa göstermiştim kimliğimi, kim durup durup gıdıklıyor lan beni. Bela arıyorum son günlerde bu kesin. Kimseyle uğraşamam, çok da yorgunum üstelik. Dur bakalım nereye kadar gidecek bu mesele. İki bankonun arkasında iki tane kız, lise mezunu muhtemelen, ticaret lisesi, kesin, asgari ücretli. Depoda bir erkek gençten, 22 yaşında. Sağdaki müdür odasında bir adam, kel ve yalnız, foduldur da muhtemelen. İyi! Hepsini halledebilirim. En çok depodaki çocuktan korkmuştum, iri yarı olması gerekmiyor mu bu heriflerin, kocaman şeyler taşımıyor mu bunlar, kasları gelişsin. Allahtan kısa boylu, tıfıl bir şey. Güzel! Hallederim. Nereye kadar giderse gitsin, kimlik göstermeyeceğim.

-ne iş yapıyorsunuz siz
-sizi ilgilendirmez, ama madem merak ettiniz söyleyim, avukatım

Hadi bakalım mehmet, bu kaçıncı yalan on dakika içinde. İyi aferin gülmemeyi becerdin. Öyle deme ya çok zor tuttum kendimi gülmemek için. Façam düzgün bi kere kardeşim, takım elbisem var her şeyden önce, laci üstelik, hergün kendimi tıraş etmiyor muyum, nihayetinde gördük bir yararını, ense traşım bile düzgün be, bak parlak yumurta gibi çocuğum, tam istediğiniz gibi oldum, ama size kimlik göstermeyeceğim ulan gös-ter-me-ye-ce-ğim.

-içine yasa dışı birşey koymayadığınızı nerden bileyim
-poşeti kapatmadım henüz, içinde cd var görüyorsunuz, önünüzde de bilgisayar var, dilerseniz açıp bakın ne olduğuna

Tüh be bunu kötü dedik işte.Hoş onların bu cd.nin içine bakmaya da hakları yok ya neyse, bu kadar hak hukuk savaşı yeter. “Uzlaşma Kültürü” demiyor muydu televizyondaki yavşaklar, alın size uzlaşma. Benim kırmızı çizgim “kimlik göstermek”, diğerlerinde uzlaşabilirim pekala. Kimlik göstermeden gönderirsem bu sidiyi, muhabbetlerimiz hanesine büyük bir zafer yazılacak. Ah be kızım be. “lütfen işimle oynuyorsunuz, beni kovarlar” gibi bir şey söylesen, dayanamaz kesin gösterirdim kimliğimi. Al derdim hatta onaylı suretini de koy yanına. Ama sen öyle demedin ki; yasaymış, prosedürmüş, tehlikeli maddeymiş, öyle olmuyor işte, basmayın benim damarıma. Ya şimdi bu kız “kabul edemiyoruz” derse ne yapacağım. Of düşündüğüm şeye bak, çıkar başka yere giderim, memlekette kargocu mu yok. Kimliğimi gösterir, paşa paşa gönderirim. Bak şurda bizim mehmetnazifin yeri yok mu oraya giderim. Bir dakika içinde beşyüzkırküç kimlik değiştirebilirim, yılan derisi gibiyim. Olmaz kardeşim olmaz! Buradan göndereceğim ve kimlik de göstermeyeceğim

-Sorumlu amirimle görüşmem gerek
-gerek yok ben görüşürüm, şu sağdaki bölme değil mi
-evet

Direk dalsam mı herife acaba. Yuh artık memet, bi sakinleş. Tamam, önce konuşayım adam gibi, baktık olmadı o zaman dalarım.

-merhaba kargo göndermek için kimlik göstermem gerekiyormuş, hangi gerekçeyle size kimlik ibraz etmemi istiyorsunuz
-yasal nedenlerle istemek zorundayız
-hangi yasaymış bu. Bu kadar yıl okuduk, hiç öyle bir yasa görmedik
-avukat mısınız
-evet
-böyle olması gerekiyor beyefendi,
-niye böyle olması gereksin ki beyefendi, bakkaldan ekmek alınca kimlik mi gösteriyorum? Ben parasını vereceğim, sizden hizmet satın alacağım. Tek yasal sorumluluk; sizin bana fatura vermeniz o kadar. Benim bilmediğim bir yasa, tüzük, yönetmelik varsa söyleyin ben de bileyim
-peki bu seferlik öyle olsun
-sadece bu seferlik değil, bundan sonra geldiğimde de kimlik göstermeyeceğim
-peki ben arkadaşlara talimat veriyorum, şimdi kabul edecekler kargonuzu

Haydaaaaa, neler ummuş, neleri hesap etmiştim oysa, bu kadar mı yani, daha fazla uzatmayacak mıydık meseleyi. Niye bi zafer duygusu yok o vakit. Bu kimliği gösterseydim, göstermek zorunda kalsaydım yani, dijital sesleri gönderemeseydim bizimkine yahut, içim içimi yerdi kaç gün. Al sana, aferin, kimlik göstermeden gönderdin

Of memet off! uğraştığın şeylere bak! yatacak yerin yok oğlum senin

10 Mayıs 2007 Perşembe

halımız ahvalımız

Yine gam yükünün kervanı geldi
Çekemem bu derdi de canım ölek seninle

09 Mayıs 2007 Çarşamba

ah müjgan ahhh

Ben şimdi bulmaz mıyız bütün Sadri Alışık filmlerini. Bulup da galon galon içip bulut bulut efkarlanmaz mıyım. Bir yanımda Hüsnü Neşedenyana öbür tarafa ofsayt Osman. Ah müjgan ah la başlayıp “şaka ile karışık” “yalnızlar rıhtımı”nda dolaşmaz mıyım. ; Buyrun bakalım, burdan yakın gözleri dört defa lacivertti müjganın

(…)

ben kuruntu yapmam. bişey var müjganda. yüzüğünü takmadı, yüzü hiç gülmedi, gazozunu içmedi, yahu müjgan bugün güzel bile değildi, ötesi var mı?

(…)

Semtimizin birtanesiydi müjgan. Saçları sırtına kadar sırma sırma dökülür, elleri ufacık, gözleri dört defa lacivertti. Ve de her ne hikmetse o da bana gönüllüydü. Öyle bi sevdim ki müjganı dünyamı şaşırdım. Haddimi bilemedim, evleniriz gibi geldi bana, evimiz yuvamız olur, ışığımız yanar, fakir soframız kurulur gibi geldi. Sahil bahçesinde gazoz içerekten gizli gizli mavi bir rüya kurardık. Sonra çarşılara giderdik, eşya beğenirdik elden düşme, aynalı konsolumuz, topuzlu karyolamız bile olacaktı. Müjganım her an her bi daim yanımda olacaktı ama olmadı gitti müjgan

(…)
Yaşamak müjgan gibi bişeydi. etme müjgan gitme be

(…)

Senin çocuğun mu Müjgan?

Evet

Adı ne?

Koray

Şimdi biz evlenseydik bizim çocuğumuz olacaktı. Adı da Koray değil; osman gibi ahmet gibi bişey olacaktı

08 Mayıs 2007 Salı

alakasızbişeyler

Efendim, aslında biz gerçekte kendimize yazarız. Yani defterlerimize. Onları da içinde çok önemli şeyler varmış gibi bi allahın kulu okuyamaz. Millet okuyamaz da biz okurmuyuz yok valla biz de okumayız. Belki yırtarız, yakarız, boğarız ama aslavekata değiştirmez, üzerinden uzun zaman geçmedikçe okumayız. Herhangi bir cümlemizi silmek yahut değiştirmek; kendimize ihanet etmek gibi geliyor. Sonradan başımıza blog dedikleri herzeyi de sardı olric efendi. Bi blog’umuz eksikti, şimdi herşey tam oldu, hayat anlam kazandı;) İşte blog meselesiyle birlikte yazıyla kurduğumuz ilişki slavsaçına dönüştü, karmaşıklaştı yani. Hala içinden çıkabilmiş değiliz. Bizce insanlığın en büyük icadı olan yazı bizim beş bin yıllık sevdamız. Kendisine ayrı bir sevgi ve hürmet beslemekteyiz. Amman ha yanlış anlaşılmasın- bizim asıl aşkımız okumak- onyedi yaşında (ne kadar da geç) vurulmuştuk kendisine- sonra evlendik- bizim güzellik anlayışımıza göre kendisinden çok daha çirkin bir kadın olan “yazmak” fiiliyle tek gecelik ilişkiler yaşıyoruz- ayıp ediyoruz farkındayız- insanız herkes yanlış yapar-gözdür dünyayı gezer gönül bir ilen olur- bizim bir’imiz okumak-bu böyle biline-hem her yazana iyi bir okuyan gerekli öyle değil mi-herkes güzel bağlama çalamaz ki- bizim gibi repertuarı geniş ve iyi dinleyen biri lazım her bağlama çalana, onlar da bizi gördüğünde ne güzel şakıyorlar ama. Neyse. İsmine bile alışamadığımız blog dedikleri herzeden sonra; kendimize bir baktık ki; bu sayfaya (aslında önceki sayfaya) yazdıklarımızı okuyoruz. Hatta okumakla kalmıyor (ne haddimize düşmüşse) bazı yazılarımızı beğeniyor, bazılarını beğenmiyoruz. Eyvallah, onu da hoşgördük, amenna. Ancak bir vakit ip koptu. Dehşetle fark ettik ki; kendimize ihanet ederek yazdıklarımızı değiştiriyoruz, yetmezmiş gibi beğenilmeye çalışıyoruz. Dünya başımıza yıkıldı. Oysa yıllardır bununla savaşıyorduk. (vazgeçmiş değiliz, haklıyız bakalım kazanacak mıyız) Anlaşılan aradaki birkaç ay içinde hiç fark etmeden fark ettirmeden golü kendi kalemize atmışız. “aslında… olması gerekir ama vakit yok” diye zırlamamıza rağmen bir hayli vaktimizi de buna ayırmışız. Aslında ne çok zamanımız varmış da haberimiz yokmuş. Ama aslında meselemiz bu değildi bilgisayarın başına otururken. Bir telefon çaldı çıktık beş saat sonra yeni içeri girebildik. O zaman worde değil bundan sonrasını doğrudan blogspota yazalım ve okumadan değiştirmeden yayımlayalım. İyi öyle yapalım. Nece konuşuyoruz? Word ne ki? Blogspot ne ola? İsmi blogpost muydu yoksa. Blogpost daha güzel isim aslında. Of memed sanane, neyse ne! Yukarı bakmam olric, sitenin ismine bakmam. İnattan müteşekkil adam. Öyleyim işte. Mesele neydi olric efendi mesele, sen onu söyle? Olricc??? Nerdesin? (Olric yine araziye uyup arazi olmuş) İş her zamanki gibi bize kaldı. Hep böyle yapıyor zatımuhteremleri, ağlayıp zırlayıp hayvan alıyor eve, yemini vermek bize düşüyor, kafesini temizlemek de. Tamam hatırladık. Biz dün defterimize bi yazı yazmıştık da ondan bahsedecektik (becerebilirsek). Sonra da alıp başımızı gittik. Aslında yazmadık düşündük. Ama deftere yazacaktık, elimize kalem almıştık ama evde bilgisayar da vardı. Ama bilgisayara yazdık, deftere yazmadık, yazsa mıydık. Ama deftere yazsaydık saklanmadan yazacaktık, ama kimden saklanacaktık, kendimizden, üçbeş kişiden (bak terbiyesize beğenmiyor), ama şimdi saklandık (mı).Ama evet bu kesin, burada saklanıyoruz. Ama niyeyse? Ama niyesini boşver ama saklandığımız kesin. Ama ne kesin? Ama sarhoş da değildik üstelik. Ama aslında bu sayfayı okuyanların sandığı gibi biz çok içmeyiz. Ama oradan bakınca çok içiyormuşuz gibi gözüküyor. Ama aslında içinde daha çok biz oluyoruz, kaçırılan onca fırsattan sonra kendimizi de kaçırmayıp içkiliyken yazıyoruz, o yüzden çok içiyormuşuz gibi gözüküyoruz. (tipik alkolizm başlangıcı cümleleri-bir de “istersem içmem” de de tam olsun) Ama yazılardaki “siz” dediğimiz şey aslında “onlar”, yani siz yazıyı okuyanlar ‘siz’ değilsiniz, “biz” dediğimiz şey de aslında “ben” ama aslında mumu yatsıya kadar yanan Mehmet. Sıktı mı bu ‘biz’ işi. Sıkmadı. Ortaklaşmak iyidir, çoğalmak paylaşmak güzeldir. Siyah da güzeldir. Nesnel bir temeli olmasa bile o şerefsizler çok kirletseler de bu kelimeyi; adı yeter: “paylaşmak” adına gurban. gözlerinin hastasıyam rampaların ustasıyam (uzatma-acele et-vakit yok) Ama hani okunmakiçinyazmazdın sen, okunmak için yazanlar onlardı. (siz-onlar-biz-okuyanlar-soruişaretleri) Ama o zaman blog ne? (ama defterler de var-onlar niye-defterler farklı-bok farklı-farklı tabii çok farklı, gizlenmiyoruz ki orda-emin misin-ondan emin değilim ama burda gizleniyoruz bu kesin-ne kesin-olriiiic nerdesin?) Hem blog yazarız, hem gizleriz yazdıklarımızı, hem blog için yazarız, hem defterlerimiz için (defterler farklı-bok farklı-farklı tabii). Velhasıl hem küfrederiz, hem o küfürler için açıklama yapmaya kalkarız. Hem yazar okunmasın isteriz hem bloga yazarız, hem yazarız, hem kaçarız, hem yaparız hem yıkarız. Biz (görüldüğü üzere) bi bok beceremeyiz efendim. Beceririz. Beceririz ulan beceririz. Bak göreceksin. Buradan değilse bile “topraktan ateşten ve güneşten doğanların en mükemmeli doğacak biz’den” Aslında dizedeki biz’i de hiç hak etmeyiz. Biz aslında disconnectus erectus bile değiliz. Biz hem erectus’uz hem disconnectus’uz ama aslında tutunamayan değiliz. Tutunmayı reddedenleriz. O yüzden anlamsız harfler bütünü gibiyiz:sktydm. Koca evrende kapladığımız mikron kadar yerin hiçbir önemi olmadığının farkındayız, işte bazen açılan o yırtıktan görebiliyoruz, mikron kadar yerimizi anlayınca tüm evren kadar çoğalıyoruz.Bu ne bencillik Memeeed ne kadar önemsiyorsun kendini. Sürekli kendinden bahsediyorsun, dikkat et memet, kendini piyasaya arz ediyorsun. Ne demiş say “her arz kendi talebini yaratır” Kilon kaç para Mehmet? Maaşın kadar mı? Yırt şu yazıyı. Yırtılmaz bu bilgisayar, silinir. Sil o zaman. Silme kendine ihanet etme. Veyahut düzelt. Niye? Düzeltmem. (bizim sorularla işimiz bitmez. Ama üç beş kişi okuyacak bu yazıyı, onlara da saygısızlık etmemek gerek, onlara açıklama yapmak için başlamıştık yazıya. (yine beceremeyip kendinden ve bencilliğinden bahsettin-zaten böyle yavaş yavaş yavşaklaşır insan-hiç fark etmezsin-farkedemezsin) Çok karışık iş bu iş. Şöyle; insanlığın en büyük düşmanı bencillik bizce, bu nane de bizim mayamıza bol miktarda konulmuş. Ama iyi insanlar da var, güzel çocuklar, sağolsunlar. Ama şurada, şu dökülmüş duvardaki, kumların içinden çıkan bir taş parçası olmayı tercih ettik, birilerine azıcık bir kötülüğümüz dokunacaksa, arkamıza bakmadan çeker gideriz, onlar inanmıyorsa da bu iş böyleyken böyle, bazı şeyler de anlatılamıyor işte, yani anlatılabilir ama anlatılmaması gerekiyor, neyse. Vardır bi bildiğimiz.İçimizi yazmak lazım. İnsan en derin mahlukat, kimi bu derinliğe inmeye cesaret edemez. İnenler, inmeye teşebbüs edenler de vurgun yer iflah olmaz. Kendimizi bilmek bittecrübe sabit ki sandığımız kadar kolay değil. Bir de insanlar tarafından nasıl görüldüğümüzle ilgileniyoruz ya, bu çok saçma. Ne olduğumuzu biz bile tam bilemezken bir de aslında ne olduğumuz değil nasıl göründüğümüz önem kazanıyor. İnsanların bizim için ne düşündükleri, ne hissettiklerini düşünüp o düşünceler henüz oluşmadan değiştirme ihtimalimizi sınıyoruz ya; işte bu faaliyetler-düşünceler bütününden müteşekkil süreç de çok saçma. İşte bu duyguyla hesaplaşmak gerek, hesabı tam çıkartamasak da yüzleşmek gerek. Hülasa; olur da okursa iyi insanlar blog dedikleri herzeyi saygısızlık değil niyetimiz, insan olmaya niyetliyiz. Bazı şeyleri anlatamayız, o yüzden, bu böyle söylemekle olmaz ama; iyiniyetliyiz efendim iyiniyetliyiz… kusurumuz olacaktır, şimdiden affola.

07 Mayıs 2007 Pazartesi

Açıklama

Aşağıya birkaç not koyduk. Aslında çeşitli tarihlerde kendimize yazdığımız notlar. Defter bulamayıp bilgisayara yazdığımız notlar. Sevmiyoruz dijital harfleri. Ancak madem ki halihazırda dijital harflerimiz var, koyalım bakalım buraya. Yazalım ki unutmayalım. Altlarına tarih atmamışız, birkaç haftalık galiba, tarihleri ayırmak için başlıklar koyduk. Okumadan değiştirmeden düzeltmeden. Hani memleket bişeyler yaşıyor ya, hani burası da bir nevi defter ya, o yüzden koyduk “memleket meseleleri”ni buraya. Ayrıca “Ne olacak ya bu fenerin hali” diyenlere ithaf olunur;)

melmeketmeseseleleliri

14 nisan notları

Samanınyolu televizyonu ve bir bütün olarak siyasalislamlaşmış-maneviyatı dünyeviye satmış yavşak ve yılışık medya haberi aynen şu şekilde verdi: “sol çevreler Cumhurbaşkanlığı seçimi için eylem yaptı, içlerinde bazı marjinal sol gruplar da vardı” (işçi partisi kastediliyor)

Dinciler iyice kaybetti kendini. Eskiden bu heriflerin delikanlı bir tarafları vardı, içlerinden çok delikanlı herifler çıkardı, şimdi hepsi yavşaklaştı. Demek ki neymiş, para ve iktidar hala en sağlam turnusolmuş. Paralıiktidarhırsı icap ederse tanrı inancını, imanı, öbür dünyayı bile satın alabilir, kendi amaçları doğrultusunda yönlendirebilirmiş.

Mahkemekararı

Henüz mahkeme kararı açıklanmadı hatta yargı süreci bile başlamadı. Mesele şu; cumhurbaşkınlığı seçimi için meclisteki toplantı yeter sayısının ne olacağı. Kalemşörler şimdiden konuşmaya başladı (ben ilk tahaakyolcuğumdan duydum, muhtemelen ileriki günlerde birileri daha dillendircek) Önceden önlem almaya çalışıyorlar, çok komik oluyorlar. Tezleri ise şu: eğer mahkeme 367 gerektiğine karar verirse benim asil halkım “mağdur” iktidar partisini daha çok destekleyecek, parti oy oranını artıracakmış.

Bunca ahmaklığa ve yalancılığa katlanamıyorum. Cehaletin ötesinde bişey bu. Atalarımızın dediği gibi “Cin olmadan adam çarpmak” gibi bişey. Önceden önlem almak. Koşullandırmaları, kullandıkları dile dikkat etmek gerek, en önemlisi topluluğun beynine kazıdıkları kodlar. Silinmiyorlar. (hatırla: 2002seçimlerindeki “sadece iki parti barajı geçecek, sağcıysanız akpye, solcuysanız chpye oy verin” kodu)

Tek somut tezleri: 83 seçimlerinde ordunun desteklediği partinin değil idneözalın partisinin iktidarı alması. Balık hafızası. 82 anayasasına verilen %90 üzerindeki oyu nerelerine soktular anlamıyorum. Ayrıca bilmiyorlar mı bilmemezlikten mi geliyorlar ben hiç bilmiyorum. 83 seçimlerine kimlerin katılabildiğini düşünmezler mi. (hatırla: adayseçim süreçleri, parti başkanları, partilerin kuruluşu, bütün partiler oluşumu, yirmisekizinşubatından sonra ne olduğu)

Hiç anlamıyorlar. YavşaklaştırılmışveKöpekleştirilmiş halk artık mazlumun yanında değil. Belki de tarihi boyunca hiç böyle olmadı. Bu sürü güç kimdeyse ona yamanır. At izi it izine karıştı. Kim mağdur kim mağrur kim düzülen kim düzen. Alın size post ve neo durum. İyi becerdiniz.

Dönek:

Tü(kürdüğümün)süadı adamları amma sattı ama. ;) eee böyle güzelim bu işler. Hiç bakmazlar senin gözünün yaşına. Onlar sizi tefe koyar da çalar. Sen kalk dörtbuçuk yıldır adamların tefinin içinde oyna, istedikleri zaman dansözlük yap, gerdan kıvırt, göbeğini aç, düşük belli kot giy, sermayelerinin değirmenlerine su taşı, sözlerini ayet say, bak iki dakkada satarlar sizi böyle. Hiç olacak iş mi değil mi. Eeee böyle güzelim bu işler, yok kendinizi suçlamayın hiç, sizin kadar yalakalık yapmadı kimse onlara.

Ulan bu medya da amma yavşak be. 14nisanı hiç görmediler, sonra bi internet yazısı, birazcık protesto, sermayenin yana kayışı, hooop bütün medya çağlayanı naklen verdi. hakkatten yavşakmışsınız siz be, topunuz topmuşsunuz.

Oran-Orantı

Merak ediyorum. Bir bütün olarak akepe ve kadroları mı bu memlekete daha çok zarar verebilir yoksa tek başına denizinbaykalı mı?


Cehalet

Parlamenter demokrasiyi ve başkanlık sistemi ile yarı başkanlık sistemini tartışıyorlar cumbaba seçimi üzerinden. Cehalet ve küstahlık galiba tek yumurta ikizi. Fransadaki üçten beşe giden cumhuriyeti, anglosakson sistemini, karaavrupasını, dünya ülkelerinin tarihini, parlamenter sistem ile temsili demokrasiyi ve bunların dünya ölçeğindeki farklı işleyiş biçimlerini hiç bilmeden konuşmak nasıl bir ahmaklığın ürünü merak ediyorum. Cehalet ve küstahlık korkarım ki gerçekten tek yumurta ikizi.

Cehalet gerçekten bu adamların da cahillerin de mutluluğu. Şimdi kim kalkıp anlatsın bu yavşaklara “demokrasi=oy verme” formülünün yanlış olduğunu, bu formülü tamamen şu anda kıçlarından uydurduklarını ben mi anlatayım yani. Biriniz de çıkıp tek bir laf edin be. Dalkavukluk adamın özünde işte. Ha halka dalkavukluk etmişsin ha başkabişeye farkı ne. Seçimmiş, demokrasiymiş, demokrasi sadece ve yalnızca beş yılda verilen oylarmış. Yuh artık. Halk her şeyin en iyisini en güzelini bilirmiş, hadi leennn, halkın ağzına tüküreyim.

DemokrasiSevicileri

Kokmuş cesetlere tecavüz edenlerden beter bu adamlar. Nerdeydiniz? 27 yıl önce Nerdeydiniz. Birmilyondan fazla insanı içeri alıp işkence ettiklerinde nerdeydiniz? Kaçıyordunuz değil mi, sıcak ve mesut konutlarınızda fırtınanın dinmesini, herhangi bir zarara uğramadan sıvışmayı bekliyordunuz. Şimdi hepiniz demokrasi havarisi kesildiniz; bedelsiz. Beleşçisiniz. Şimdi her şey geçti, istediklerini yaptılar, para kazandılar, zengin oldular, o zaman yapamayacakları ne varsa hepsini bir bir yaptılar, güzel çocukları öldürdüler ya da ruhlarını sakatladılar. Yoktunuz. 27yıl önce korkudan altınıza ettiğiniz demokratik donlarınızla konuşuyorsunuz, hala bok kokuyorsunuz.